.
ERGENEKON'A FARKLI BıR BAKIş PDF Yazdır E-posta

Bu makale 2778 defa okunmuştur.

Yazar Soner Yalçın Oda Tv.com   
Cumartesi, 17 Ocak 2009 12:59
AKP Hükümeti’nin Nazım Hikmet’i tekrar vatandaşlığa almasıyla, Ergenekon operasyonu arasında nasıl bir ilişki olabilir. ılk bakışta birbirinden farklı iki olay gibi gözüküyor. Acaba öyle mi? Büyük şairin neden vatandaşlıktan çıkarıldığını biliyor musunuz? Ya yurt dışına neden kaçtığını? Süreç Nazım Hikmet’in 28 yıla mahkum edilmesiyle başladı.

 

 

 Bu mahkemenin gerekçesi neydi biliyor musunuz;  “darbeye teşebbüs!”  Peki delil neydi? Hayır, telefon kayıtları değildi! Gelin usta şairin, -ilginçtir- Silivri açıklarına demirlemiş Erkin Gemisi’nde yargılanmasına neden olan olaylar dizisine göz atalım…

Tarih: 17 Ocak 1938

Yer: ıstanbul.

Emniyet görevlileri akşam saatlerinde Nişantaşı’ndaki ıpek Film Stüdyosu’nu bastı. Bir süredir orada çalışan Nazım Hikmet’i sordu.

ıpek Film Stüdyosu’nun sahibi –rahmetli ısmail Cem’in babası- ve aynı zamanda Nazım Hikmet’in yakın arkadaşı ıhsan ıpekçi, biraz önce çıktığını söyledi.

Polisler stüdyoda arama yaptı. Nazım Hikmet’e ait bazı defter ve kitaplara el koydular.

Sonra ıhsan ıpekçi’yi de yanlarına alarak birkaç sokak ötedeki Nazım Hikmet’in evine gittiler.

Kapıyı Nazım Hikmet’in eşi Piraye açtı. Nazım Hikmet evde yoktu. Polisler, odalarında uyuyan iki çocuğu –Mehmed Fuat ve Suzan’ı- uyandırmamaya çalışarak, evde arama yaptı. Bazı yazılara ve kitaplara el koydu.

 

Bu arada Nazım Hikmet’in nerede olduğunu öğrendiler; halasının oğlu gazeteci-yazar Celalettin Ezine’nin Beyoğlu’ndaki evindeydi.

 

Paris Üniversitesi mezunu hala oğlu Celalettin Ezine, yakın arkadaşı ıstanbul Üniversitesi öğretim üyesi Hilmi Ziya Ülken ile birlikte bir düşün dergisi çıkarmak istiyordu. Yayın hayatındaki tecrübesinden dolayı Nazım Hikmet’in fikrini almak için yemeğe davet etmişlerdi.

 

Eve baskın yapılınca şaşırdılar. Polisler Nazım Hikmet’i alıp gittiler.

 

şair ne ile suçlandığını henüz bilmiyordu.

 

Oysa her şey altı ay önce başlamıştı…

 

Harp Okulu öğrencisi

 

Ömer Deniz

 

Nazım Hikmet ilk kez 1925 yılında Ankara ıstiklal Mahkemesi’nde yargılandı. Bunu diğer davalar takip etti. Davalar genellikle gazetelere yazdığı makaleler yüzünden açılıyordu.

 

Son olarak 30 Aralık 1936’ta gözaltına alınmış ve bu davadan 21 Haziran 1937’de tahliye edilmişti. Ancak karar Yargıtay aşamasındaydı. Bu nedenle çok dikkatli davranıyordu. Artık 35 yaşındaydı. Evliydi; Piraye’nin iki çocuğuna babalık yapıyordu. Muhsin Ertuğrul sayesinde ıpek Film Stüdyosu’nda iş bulmuştu. Makalelerini bile artık takma isimle yazıyordu.

 

Fakat…

 

1937 yılının bir ağustos günü ıpek Sineması holünde karşısına çıkan bir kişi yaşamını alt-üst etti. Bu kişi Harp Okulu öğrencisi Ömer Deniz’di.

 

Nazım Hikmet’e hayran olduğunu, gazetelerdeki yazılarını hep okuduğu, Harp Okulu’ndaki arkadaşlarının da kendisini çok takdir ettiğini söyledi.

 

Üzerinde askeri üniforması olan genç birinin bu derece kendine yakınlık göstermesi Nazım Hikmet’i şüphelendirdi. Teşekkür edip, işini bahane ederek uzaklaştı. Ancak canı sıkılmıştı. Telefon rehberinden Emniyet Müdürlüğü’nün telefonunu buldu; 1. şube’den Başkomiser Salih Tanyeri’yle konuştu:

 

“Benim her şeyim ortada; nerde oturduğum, nerde çalıştığım, ne yazdığım, kimlerle konuştuğum. Hiçbir gizli saklım yok. Asker kılığında polisler gönderip beni rahatsız etmeyin. Herkesin gözü önünde evimin ekmeğini kazanmaya çalışıyorum. Benden ne istiyorsunuz…”

 

Nazım Hikmet meselenin kapandığını sandı.

 

Oysa polis, “bunda bir iş var” deyip, Ankara’yı uyardı ve Ömer Deniz takibe alındı.

 

Aradan günler geçti…

 

Ömer Deniz bu kez üzerinde askeri üniformasıyla 3 Aralık 1937’de Nazım Hikmet’in Nişantaşı’ndaki evine geldi. Nazım ve Piraye evde yoktu. Kapıyı evin emektarı Nine Hanım açtı. Ömer Deniz, Nazım Hikmet’e not yazmak için sofadaki sandalyeye oturdu. Tam sırada Nazım ile Piraye geldi.

 

Nazım Hikmet karşısında Ömer Deniz’i görünce sinirlendi. “Evime bir hileyle nasıl girersiniz” diye bağırdı. Piraye eşini sakinleştirdi. Ömer Deniz özür diledi, sadece bir iki küçük sorusu olduğunu söyledi.  Nazım Hikmet sakinleşti, “ne istiyorsun” dedi.

 

ılk sorusu, “subay çıkınca erlere ne öğretelim” oldu. Nazım Hikmet, “Talimatlarınızda ne yazıyorsa onu öğreteceksiniz. Anayasamızdaki altı oku öğretin, Atatürk milliyetçiliği dışına çıkmayın” deyip kestirip attı. Ömer Deniz’in bu kez Marks ve Engels ile ilgili soru sormak istemesi üzerine, “bunları ansiklopedilerde bulabilirsiniz, ben bilgin değilim” diyerek zorunlu konuğunu evden çıkardı.

 

Genç idealist Ömer Deniz polis tarafından izlendiğinin ve farkına varmadan hayranı olduğu büyük şairin başına ne belalar açtığının farkında bile değildi…

 

Harp Okulu’nda arama

 

 Hala oğlunun evinde gözaltına alınan Nazım Hikmet ıstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde fazla kalmadı.

 

Apar topar Ankara’ya götürüldü.

 

Ankara’ya götürülmesinin nedeni Harp Okulu’ndaki başlayan soruşturmayla ilgiliydi.

 

Okulda arama yapılmış ve bazı öğrencilerin dolaplarında Nazım Hikmet’in; 835 Satır,  Benerci Kendini Niçin Öldürdü, şeyh Bedreddin Destanı gibi şiir kitapları bulunmuştu. Ayrıca bazı askeri öğrencilerin yataklarının altından; ışçi Sınıfı ıhtilâli, Bolşeviklik Alemi, Stalin'in Hayatı, Puşkin'in Ha­yatı gibi eserler çıkmıştı.

 

Öğrenciler; 5409 yaka numaralı Ömer Deniz, 5271 ıbrahim Abdülkadir Meriçboyu (şair A. Kadir), 5408 şadi Alkılıç (Yazar, nâm-ı diğer şadi Baba), 5227 Necati Çelik, 5202 Naci Fişek, 5362 Orhan Alkaya, 1132 Galip Arda, 5273 ısmail Özdemir’di.

 

Sosyalizme inanan 20’li yaşlarındaki bu askeri öğrenciler gizlice örgütlenmişti. Liderleri Ömer Deniz’di.

 

Soruşturmayı yürütenlere göre fikri lider Nazım Hikmet’ti. Ömer Deniz’in ıstanbul’da evine gitmesi bunun en önemli kanıtıydı!

 

 Darbe teşebbüsü iddiası

 

Nazım Hikmet Ankara’ya geldiği gün sorgulandı. Harp Okulu öğrencilerini kışkırtarak darbe yapmak iddiasıyla gözaltına alınmıştı. ıddiaları reddetti.

 

Ankara Merkez Komutanlığı’ndaki cezaevinin tek kişilik hücresine konuldu.

 

24 Mart 1938’de hakim karşısına çıktı.

 

Askeri Usul Yasası’na göre sanıkları savunacak avukatların “Adli Amir”in onaylaması gerekiyordu. Nazım Hikmet’in avukatı ırfan Emin Kösemihaloğlu kabul edilmemişti.

 

Ankara’dan Fuat Ömer Keskinoğlu ve Saffet Nezihi Bölükbaşı bulundu.

 

Nazım Hikmet mahkemede şöyle dedi:

 

“Hapishanede 67 gündür haksız yere ve delili olmayan ağır bir ithamla yatmanın azabı içindeyim. Ben Cumhuriyetin, Mustafa Kemal’in Türkiye’ye getirdiklerinin ne büyük hizmetler olduğu idrakı içindeyim. Komünist olmam, Mustafa Kemal Paşa’ya saygı duymama, Anayasa’daki altı ilkeye sahip çıkmama mani değildir, yazılarım bunun delilidir…

 

Marksist bir kültürle yetişmiş, kendi milli kültür kökenlerinden istifade edebilmiş bir şair olarak bir öğrenciye, hem de polisliğinden şüphe ettiğim birine komünizmi tavsiye etmem aklın alamayacağı bir yakıştırmadır. Ömer Deniz’e ordu içinde görev vermem de mümkün değildir.”

 

Sanık Ömer Deniz de Nazım Hikmet’i doğruladı. şairin öyle bir telkini, tavsiyesi, direktifi olmamıştı.

 

Bu sözler üzerine Nazım Hikmet rahatladı.

 

Yargılama karar vermek için duruşmayı 29 Mart’a erteledi.

 

Avukatlarına göre şair “yüzde bin beş yüz” beraat edecekti.

 

Ve Askeri Hakim Kazım Yalman kararı açıkladı:

 

“Ordu içinde kışkırtma çıkarmak isteyen Nazım Hikmet, Askeri Ceza Kanunu’nun 94. maddesine göre 15 yıla mahkum edilmiştir!”

 

Nazım Hikmet dondu kaldı.

 

Ömer Deniz 9 yıla mahkum edilmişti ancak yaşı 21’den küçük olduğu için cezası 7,5 yıla indirildi.  (Ömer Deniz cezasını çekip cezaevinden çıktıktan sonra oyuncakçı dükkanı açtı. Bu dükkandaki çırağı kimdi dersiniz; Müjdat Gezen!)

 

Nazım Hikmet davanın hukuki değil siyasi olduğunu anlamıştı. Yoksa hayatında iki kez gördüğü ve üstelik ajan sanıp polise bildirdiği biriyle konuştuğu için nasıl 15 yıl ceza alabilirdi?

 

Gazeteci Falih Rıfkı Atay yıllar sonra TBMM’de Kazım Özalp’tan duyduğu sözleri yazdı: “Vesika yokmuş ha? Delil bulunamazmış ha? Biz onu Divani Harbe mahkum ettirelim de gününü görsün” (Dünya Gazetesi, 2 Mayıs 1965)

 

Nazım Hikmet ıstanbul’a yakın ımralı cezaevine nakledilmesini talep etti ancak aniden ıstanbul’a götürüldü. Yargıtay, Nazım Hikmet’in 21 Haziran 1937’de tahliye olduğu bir önceki davanın kararını bozmuştu. Dava yeni baştan görülecekti. Fakat Nazım Hikmet’i ıstanbul’da bir sürpriz dava daha bekliyordu.

 

Erkin gemisinin özel olarak hazırlanmış duruşma salonunda görülecek bu davanın konusu neydi dersiniz; kitap okutarak donanma personelini darbeye teşvik etmek!

 

NAZIM HıKMET DE SıLıVRı’DE YARGILANDI

 

Ergenekon davası sanıkları Silivri’de özel yaptırılan bir duruşma salonunda yargılanıyor. Nazım Hikmet belki de dünyada örneği olmayan bir duruşma salonunda yargılandı. Bu özel duruşma salonu Silivri açıklarına demirlemiş Erkin gemisindeydi…

 

Nazım Hikmet Ankara’dan ıstanbul’a getirilerek Sultanahmet Cezaevi’ne kondu. Ancak burada uzun kalmadı, haziran ayının son günü Donanma Komutanlığı’na bağlı askerler tarafından Erkin gemisine götürüldü. Önce tuvalete sonra da ambara hapsedildi. Sürekli seyir halindeki gemide 40 gün kaldı.

 

Yargılama 10 Ağustos’ta gemide yapıldı. Gemi Silivri açıklarına demir atmıştı.

 

Peki, dava konusu neydi: Kitap okumak!

 

Yavuz gemisinde görevli bazı astsubay ve erlerin kitap okudukları istihbaratı alınmıştı.  Kitaplar bir “kaynaktan” geliyordu.

 

Doktor Hikmet Kıvılcımlı ve eşi Fatma Nudiye Yalçı “Kıvılcım Kütüphanesi” adında bir yayınevi kurmuşlardı. Buraya gidip gelen 20 yaşındaki (Yazar) Kerim Korcan arkadaşlarıyla birlikte “Kitap Sevenler Derneği” diye bir topluluk oluşturmuştu. Kerim Korcan’ın ağabeyi Haydar Korcan askerliğini Yavuz zırhlısında yapıyordu. Hafta sonları gelip buradan kitap alıyor, okuyup geri veriyordu. Zamanla gemideki diğer astsubay ve erler de kitap okumaya başlamıştı.

 

Buraya kadar her şey normaldi. Ancak Ankara Harp Okulu’ndaki gelişmeler gözleri bir anda Yavuz zırhlısına çevirmişti. Gemide gizli bir örgütlenme filan yoktu ama sol yayınları okuyanların ileri de ne yapacağı belli olmazdı.

 

Donanma personelini kitap okutup kışkırtarak darbe yapmayı düşünenler olabilirdi

 

O halde…

 

25 Nisan 1938’de operasyon başladı.

 

Hikmet Kıvılcımlı, eşi ve Kerim Korcan gözaltına alındı. Bir ay emniyette işkence gördüler. Gözaltına alınan sanık sayısı 28 kişi oldu.

 

Soruşturma, ağır baskılar altında kışkırtıcı muhbirler kullanılarak sürdürüldü.

 

Bu muhbirlerden astsubay Hamdi Alevtaş’a göre, dört yıl önce tanıştığı Nazım Hikmet kendisinden, erlerin mektuplarını okuyup yoksul olanların adreslerini bildirmesini istemişti! Öyle ya, komünistler yoksul bulmakta zorlanıyorlardı!

 

Soruşturmayı yürüten savcı Haluk şehsuvaroğlu davanın hukuki değil siyasi olduğunu anlayarak istifa etti. Üstelik bu durum kendisini çok rahatsız etti, yargıçlıktan ayrıldı.

 

Okunan kitapların yasak olmadığı Adalet Bakanlığı tarafından mahkemeye bildirmesi üzerine savcı şerif Budak’ın ettiği söz tarihe geçti: “Biz bu davada delil arayacak kadar saf değiliz.”

 

Davaya adaleti hakim kılmak isteyen hakimler de vardı; Mahkeme Başkanı Amiral Hüsnü Gökdenizer, “ortada hiç bir şey yok, bu çocuklara yazık ediyorsunuz. Bu yaptığınız donanmaya kötülüktür” diyerek istifasını verdi.

 

10 Ağustos’ta başlayan duruşmalar 29 Ağustos’ta bitti.

 

Ve ne yazık ki Nazım Hikmet bu davadan da 13 yıl ceza aldı. Toplam cezası 28 yıl olmuştu.

 

Açıkça görülüyor ki Nazım Hikmet hukukun ölçülerine göre değil siyasal eğilimlerine göre mahkum ettirilmişti.

 

Sonrasını biliyorsunuz:

 

Nazım Hikmet ıstanbul, Ankara, Çankırı, Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın kaldı.1950 yılında çıkarılan af ile serbest kaldı.

 

Ancak çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askerlik yapmaya çağrılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine yurtdışına kaçtı. Artık adalete inancı kalmamıştı çünkü.

 

25 Temmuz 1951 tarihinde DP Hükümeti tarafından Türk vatandaşlığından çıkarıldı.

 

Ve Nazım Hikmet’e geçen hafta yeniden vatandaşlık hakkı verildi.

 

Bir yanda dün hukuksuzluk sonucu yurt dışına çıkmak zorunda kalan Nazım Hikmet’in vatandaşlığı geri veriliyor, diğer yanda bugün hukuk ihlalleriyle insanlarımızın hayatlarının darmadağın olması sadece seyrediliyor… 

 

NAZIM HıKMET’TEN  ATATÜRK’E MEKTUP

 

“Cumhurreisi Atatürk’ün Yüksek Katına,

 

Türk Ordusunu ‘isyana teşvik’ ettiğim iddiasıyla ‘on beş yıl ağır hapis’ cezası giydim. şimdi de Türk Donanmasını ‘isyana teşvik etmekle’ suçlanıyorum.

 

Türk inkılabına ve senin adına and içerim ki suçsuzum.

 

Askeri isyana teşvik etmedim.

 

Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamleyi anlayabilen bir kafam, yurdumu seven bir yüreğim var.

 

Askeri isyana teşvik etmedim.

 

Yurdumun ve inkılapçı senin karşında alnım açıktır.

 

Yüksek askeri makamlar, devlet ve adalet, küçük bürokrat ve gizli rejim düşmanlarınca aldatılıyorlar.

 

Askeri isyana teşvik etmedim.

 

Deli, serseri, mürteci, satılmış; inkılap ve yurt haini değilim ki, bunu bir an olsun düşünebileyim.

 

Askeri isyana teşvik etmedim.

 

Senin eserine ve sana, aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirdim. Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şairinin felaketi ile alakalandırmak istemezdim.

 

Bağışla beni. Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu ‘inkılap askerini isyana teşvik’ damgasının ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır.

 

Başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin.

 

Kemalizm ve senden adalet istiyorum.

 

Türk inkılabına ve senin başına and içerim ki, suçsuzum.”

 

Bu mektup Atatürk’e ulaşamadı.

 

Atatürk ağır hastaydı.

 

Nazım Hikmet’in akrabası Ali Fuat Cebesoy’un çabaları da yetmedi. Cebesoy okul yıllarından beri arkadaşı olan Atatürk’e olayı ancak hasta yatağında iletebildi, Atatürk, “görüyorsun ne durumdayım, Mareşal’i darıltmadan siz bir çözüm bulun” dedi.

 

Mareşal; Genelkurmay Başkanı Orgeneral Fevzi Çakmak’tı. Davalarla özel olarak ilgilenmişti. Her taşın altında komünist aramıştı.

 

Ne ilginçtir, yıllar sonra Genelkurmay Başkanlığı’ndan alınınca bunu kabul edemedi, politikaya atıldı; ınsan Hakları Derneği’ni kurdu ve bu nedenle komünist olmakla itham edildi!

 

Diyeceksiniz ki mesele sadece komünizmin tehlikeli görülmesi sonucu Nazım Hikmet başta olmak üzere onlarca kişinin cezaevlerine tıkılması mıydı?

 

Eğer ortada hukuk yoksa biliniz ki siyasal bir çekişme vardır. Örneğin, Mustafa Kemal hasta yatağında iken siyasetin gündeminde  “milli şefin” kim olacağı sorusu vardı. Bir yanda şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Aras gibi Sovyetler Birliği ile yakın dış politika yürütenler diğer yanda diğerleri…

 

Eh komünistler orduyu kışkırtıyorsa Kaya ve Aras’ın “milli şef” olmasına olanak yoktu.

 

Zaten sonra ikisi de tasfiye edildiler.

 

Demem o ki meselelere daha geniş açıdan bakmakta hep yarar var…

 

 Soner Yalçın

 
 
mod_vvisit_counterBugün343
mod_vvisit_counterDün888
mod_vvisit_counterBu hafta2041
mod_vvisit_counterBu ay33910
mod_vvisit_counterTüm1477249