.
MUSTAFA TAYLAN ÖZGÜR (23 Şubat 1948-23 Eylül 1969) PDF Yazdır E-posta

Bu makale 621 defa okunmuştur.

Salı, 25 Eylül 2012 02:27

MUSTAFA TAYLAN ÖZGÜR (23 Şubat 1948-23 Eylül 1969)
‘68’li yıllar. Anti-emperyalist mücadelenin doruğa ulaştığı bir dönem. Faili meçhul cinayetler işleniyor. ABD 6. Filosu’na karşı devrimci mücadele veren Vedat Demircioğlu, Atalay Savaş, Ali Turgut Aytaç, Duran Erdoğan, Mehmet Cantekin öldürülmüştü.
Düzenlenen yasal gösterilere saldırıların artması, faili meçhul cinayetlerin çoğalması devrimci gençlik liderlerini tedirgin ediyordu.
1969 yılı Eylül ayında Mustafa Taylan Özgür, İstanbul’a gelmeden birkaç gün önce, Sinan Cemgil, Hüseyin İnan ve Alpaslan Özdoğan’la ODTÜ yurtlarında sohbet ediyorlardı.  Sinan Cemgil’in, “Taylan, İstanbul’a gidiyorsun. Gel bir fotoğraf çektirelim. Bir iş olur. Hiç olmazsa hatıra kalsın,” isteğiyle dört arkadaş fotoğraf çektirdi.  Sinan’ın eşi Şirin Cemgil o sıra hamileydi. Taylan da Sinan’a, “Gidip dönmemek, gelip görmemek var. Çocuğun doğduğu zaman kız da olsa, erkek de olsa ismini Taylan koy,” dedi.

Sinan, daha sonra doğan çocuğunun ismini Taylan koyacaktır.
Necla ile Hasan Özgür’ün oğlu Ankara Atatürk Lisesi’nden mezun olduktan sonra ODTÜ’ne kaydını yaptırdı. ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü üyesi olarak devrimci bütün eylemlerde yer aldı.
Taylan’ın en önemli eylemlerinden birisi arkadaşlarıyla 6 Ocak 1969’da CIA ajanı ADB’nin Büyükelçisi Robert W. Komer’in otomobilinin ODTÜ’de yakılmasıydı.
Devrimci gençler her alanda örgütlüydü. ODTÜ Öğrenci Birliği’nin Olağan Genel Kurulu, 26 Ağustos 1969 Salı günü başladı. Toplumcu Grubun başkanı Adayı Sinan Cemgil’di.
Yönetim Kurulu listesi ise şöyleydi: İrfan Uçar,  Mustafa Akgül, Yusuf Arslan,  Atilla Keskin, Serdar Haybat, Tunca Şahinyılmaz, Nuri Türkeş, Cengiz Yesügey, Yedekler: Selami Şakiroğlu, Hüseyin Gürcan, Sadık Arif. Onur Kurulu: Muammer Soysal, Neşe Erdilek, Cengiz Haksever, Cemal Selmanpakoğlu, Mükremin Neşeli, Denetleme Kurulu: Ahmet Sina, Mustafa Taylan Özgür, M. Emin Yörük, Sait Kozacıoğlu, Necmiye Dinler.
Toplumcu Grup, seçimler için yayımladığı propaganda broşüründe özetle şu görüşlere yer vermişti:
“Kitleyle ilişki kurmayı romantizmden daha öteye götüremeyen küçük burjuva ideolojisi sahipleri, halk dalkavukluğunu devrimci çaba diye yutturuyorlar.
“Eğer bugün işçiler fabrikaları işgal ediyorlarsa, eğer Silahtarağa’da 2500 işçi faşist toplum polisini önüne katıp kovalıyorsa, topraksız köylüler ağaların topraklarını bağırta bağırta işgal ediyorsa ve bunun yanında yüzlerce köy, politikacıları köylerine sokmama kararı alıyorsa, halk kitleleri gerici parlamentarizme karşı alternatifi görmeye başlıyor demektir. O halde bizim işgal eylemimiz halktan kopuk değil, tam tersine halkın devrimci eylemine kılavuz olmuştur.
“Bizim halk diye adlandırdığımız, işgal ettiği ağa toprağını ellerinde kazma kürekle savunanlar, işgal ettikleri fabrikalarda polisle çatışanlar ve bütün bunları daha ilerde yapacak olanlardır. Onlar ki, gerici parlamenterizme çoktan sırt çevirmişler ve kendi bölgelerinde kendi demokratik hâkimiyetlerini kurma yolundalar.
“Bugün barışa giden yol, ancak savaştan geçer.
“Bütün diğer meselelerin olduğu gibi, demokrasi kavramının da sınıfsal bir özü vardır. Örneğin, işçi sınıfının devrimci iktidarının oluştuğu bir yerde sömürücülere hürriyet yoktur. Onların özgürlük dedikleri, kitleleri rahat soyabilme özgürlüğüdür. Onların dillerine doladıkları demokrasi de, aynı bunun gibi, yalnızca kendileri içindir. Bizler, Amerikan emperyalizminin yurdumuzdaki maşalarını lanetledik. Artık kimse onlarla kol kola bir demokrasiden bahsedemez. Hedef, işbirlikçi egemen sınıfların ortadan kaldırılmasıyla, feodal yapının köklerinin kazınmasıyla gerçekleşecek, geniş halk yığınlarını özgürlüğe kavuşturacak halk demokrasisidir.
“Vietnam’da Amerikan emperyalizmine karşı savaşan Vietnam halkı, bizim için de dövüşüyor demektir. Aynı şekilde Arap halklarının Ortadoğu’da verdikleri antiemperyalist savaş da bizim Milli Kurtuluş Savaşı’mızın bölünmez bir parçasıdır. Çünkü düşmanımız aynıdır ve dünya halklarının mutluluğu, o düşman yeryüzünden silindiği gün gerçekleşecektir. Eğer bu davada kendi payımıza düşeni yapabiliyorsak, tarihsel görevimizi yerine getiriyoruz demektir. İran’da gelişen demokratik kitle hareketleri de Ortadoğu’da antiemperyalist devrimlerin yaklaşmakta olduğunun açık delilidir. Asya, Afrika ve Latin Amerika halklarının kurtuluş savaşları gittikçe gelişmektedir. Dün Sudan, Yemen ve Peru’da Amerikan emperyalizmine indirilen şamarlar, tüm ezilen halkların kurtuluşu için atılan birer adımdır.
“CIA ajanı Komer, ODTÜ öğrencisinin yiğit mücadelesi sonucunda yanan arabasının gölgesinde defolup gitti.
“Faşist iktidarın tezgâhladığı temel hak ve hürriyetleri koruma kanununu çıkarttırmadık.
“Amerikancı Rektör Kurdaş’ı ODTÜ tarihinden sildik.
“Bütün kilit noktalarını tutan çirkef idareci kadrosu teker teker temizleniyor ve temizlenecek.
“Egemen sınıfların bu kuzu postuna bürünmüş küçük kurtları ODTÜ içinde sadece şekli bir üstünlüğe sahiptirler ve bunun da sonu yaklaşmıştır.
“Bu kısır çemberi bir yerinden kıralım. Bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm savaşına katılalım. Bugün için en büyük sınav devrim, en kutsal ders sosyalizmdir.
“ODTÜ’nün bütün yurda yayılmış devrimci ününü söndürmeyelim.
“Gerici, bürokratik öğrenci yönetimini etkisiz hale getirerek, ilerici, devrimci, demokratik öğrenci yönetimi forumları gerçekleştirdik.
“İdareciler, öğretim üyeleri ve gerici Öğrenci Birliği aynı bürokratik yapı üstünde kenetlendiler ve tutuculuk vazifelerini yapmaya başladılar. Devrimci eylemlerimizle bu yapı ortasından göçtü. Şimdi yerine devrimci, demokratik yapı inşa ediliyor.”
ODTÜ Öğrenci Birliği’ni elde eden devrimci gençler, İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği’ni (İÜTB) ele geçirmek amacıyla, İstanbul’a geldi. Gelen öğrenciler arasında Mustafa Taylan Özgür’de vardı.
İÜTB kongresi, 23 Eylül’de, Beyazıt’taki Marmara Lokali’nde başladı.
Mustafa Taylan Özgür’ün de aralarında olduğu bir grup kongrenin yapıldığı Marmara Lokali’nin önüne giderken Mustafa Taylan Özgür bu sırada silahla vurularak ağır yaralandı. Haseki Hastanesi’ne götürülen Özgür, kurtarılamayarak öldü. Aynı gün, Deniz Gezmiş, polis tarafından yakalanarak gözaltına alındı.
Taylan Özgür’ün öldürüldüğünü öğrenen devrimci öğrenciler, 24 Eylül’de sabah saat 10:00’da ODTÜ  Atatürk Anıtı’nın önünde toplandı. İstiklal Marşı’nı söyledikten sonra Mustafa Taylan Özgür için iki dakikalık saygı duruşunda bulunuldu. Saygı duruşu yapılırken Rektörlük damına yerleştirilen siren iki dakika çalındı.
Bir öğrenci lideri şu konuşmayı yaptı: “Üniversiteler özgürlükten tamamen yoksundur. Arkadaşlarımız teker teker öldürülüyorlar. Bugün andığımız arkadaşımızın başına gelenler yarın bizim başımıza gelecektir. Hiçbirimizin can güvenliği kalmadı. Ölen Mustafa Taylan Özgür bir devrim neferiydi ve bu uğurda öldü.”
Üç aydan beri polis tarafından aranan Sinan Cemgil de şu konuşmayı yaptı:
“Bir devrimci kardeşimiz polis kurşunuyla kahpece öldürülmüştür. Devrimci şehitlerin matemini tutacak zamanımız yoktur. Zira, bu tip olaylar milli kurtuluş savaşı içinde olağandır. Devrimcilerin postunu ucuza satmayacağız. Türk milli mücadelesi içinde devrimciler birer birer gidebilirler. Gün gelecek, Türkiye’nin bağımsızlığı ve kurtuluşu için gerekirse hepimiz vurulacağız. Bunlar bizi korkutmuyor, üzmüyor ancak kinimiz bileniyor. Taylan Özgür’ün ardından matem tutmayacağız, mersiyeler düzmeyeceğiz. O 24 saatini devrime adamış bir kişiydi. O, bu yolda öleceğini biliyordu. Ama emperyalizmle savaş uğruna ölmek şerefli bir ölümdür. O, savaşın ilk kıvılcımlarını yakanlardan birisidir. Artık faşist kanunlar onu içeri tıkamayacaklardır. Yapılacak çok işimiz vardır; ikinci kurtuluş savaşının ilk kurşunlanan devrimcilerinden sonra bizler de düşebiliriz. Bunu korku değil, varacağımız şerefli bir nokta olarak kabul ediyoruz. Taylan, Komer’in arabasını yakarak devrim için ilk kıvılcımı atmıştı. Bu kıvılcım devam ettirilecektir. Türkiye’de CIA artık bir adam temizleme kampanyası açmıştır. Yılmıyoruz, korkmuyoruz!”
FKF Genel Sekreteri Ruhi Koç, öğrencilere, “Mustafa Kemal andını” içirdi.
25 Eylül 1969 Perşembe günü,  Taylan Özgür’ün cenazesi için, ODTÜ Rektörlük binasının önünde, ABD Büyükelçisi Komer’in arabasının yakıldığı yerde bir tören yapıldı. Cenaze törenine Tabii Senatör Suphi Karaman, Suphi Gürsoytrak, avukat Niyazi Ağırnaslı ve Prof. Muammer Aksoy da katıldı. Özgür’ün cenaze namazı Ankara Maltepe Camii’nde kılındı.
Taylan’ın cenazesi, binlerce öğrencinin katılımıyla Cebeci Asri Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Mustafa Taylan Özgür’ün öldürülmesinin üzerinden 43 yıl geçti. Faili meçhul cinayetler azalmadı arttı binlerce oldu. ABD emperyalizmi soykırımlarına BOP-YDD adı altında devam ettiriyor. Bedeli ağır da olsa bağımsızlık her zaman emperyalizmi yenmiştir.

Taylan Özgğr Cinayeti Hakkında Talat TURHAN Yazdı

 Taylan Özgür Cinayeti Hakkında

Talat Turhan’ın son değerlendirmesi

10 Mayıs 2009

(Açıklamamın her satırı bu bölümde yer alan belgelerime, yazı ve internet bilgilerine dayanmaktadır.)

12 Mart 1971 askeri Darbesi öncesi “ÖZEL HARP” kuramı uyarınca başlatılan “destabilisation=İstikrarsızlaştırma” evresinin en önemli bölümünü oluşturan günümüze kadar aydınlanamayan binlerce fail cinayet içinde gerçekten de üzerinde durulması gereken en önemli cinayetlerin biri hiç kuşkusuz “Taylan Özgür” cinayetidir.  Bu cinayetle hem “Devrimci gençler” hedef seçilmiş hem de Vietnam’daki pasifikasyon döneminde etkin rol oynadığı için “Vietnam Kasabı” diye anılan ABD’nin TÜRKİYE Büyük Elçisi Commer’in o dönemde ODTÜ (Orta Doğu Teknik Üniversitesi)’nde öğrenciler tarafından yakılan makam arabası eyleminin intikamının alınması istenilmiştir. Bunun yanında zaman içinde araba yakma eylemine katılan “Devrimci gençler” bertaraf edildiği de bilinmektedir. Gençlikten intikam almaya kuşkusuz CIA karar vermiş eylemi yandaşı ve işbirliği içinde bulunan güvenlik ve istihbarat örgütlerini taşeron olarak kullanarak gerçekleştiğini düşünüyorum.

Bu tespitim kurumsal olarak doğrudur. CIA yöntemlerinden sayısız örneklerle de doğrulanabilir. Öyle ki CIA, ABD emperyalizminin işine gelmeyen birçok devlet başkanı öldürdüğünü biliyoruz. Destabilizasyon-Darbe-Temizlik operasyonu süreçleri içinde CİA ve AID’nin yer aldığı kitaplarımda, yazılarımda, konferans ve TV konuşmalarımda açıklıyorum.

Örneğin; 1965 yılında Genelkurmay Askeri mahkemesinde “Genç Kemalistler Olayı” davasında yargılanırken Türkiye’de ilk kez “CIA, MİT” ilişkisini tutanağa geçirttim. Daha sonra “Bomba Davası”nda yargılanırken 1975 yılında İstanbul Sıkıyönetim Askeri Mahkemesinde “CIA’nin Türkiye’de Cinayet” işlediğini açıkladım.

Bunun yanında 1973 yılından beri ülkemizde “KONTRGERİLLA” diye tanınan yapılanmanın yöntemleri arasında “cinayet işlemek”in de bulunduğunu ABD resmi belgelerine dayanarak her türlü riski göze alarak Türkiye’de ilk kez ben açıkladım. O konudaki çabalarımı günümüze kadar sürdürdüm. Özellikle “Doruk Operasyonu” adlı kitabımda “Ölüm Mangaları”nın işleyiş biçimini açıkladım. Daha sonra Orhan Gökdemir’le ortak imzalı “Eymür” kitabında bu yöntemleri Ziverbey “Zihnipaşa” işkence köşkü olayıyla örneklemeyle çalıştık. Burada adı geçen Hiram Abas ve Mehmet Eymür operasyonel eylemlerde (Ziya Yılmaz’ın öldürülmesi ve Kızıldere Köyü katliamı) yer aldıkları açıklanmaktadır.

Benden yıllarca sonra, Adalet Partisi Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil, Politika gazetesinde İsmail Cem İpekçi’yle yaptığı söyleşide beni doğrulayan açıklamalarda bulunmuş, bu konudaki haklılığım Uğur Mumcu’nun da bir makalesinde açıklanmıştır.

Bu konudaki duyarlılığımın farkında olan aslında sağ eğilimli Harp Okulu’ndan sınıf arkadaşım Emekli Jandarma Levazım Binbaşı Fahrettin Akın, Selimiye Askeri Ceza evinden tahliye edildiğim bir tarihte -1974 sonrası- bir içki sofrasında bana “Taylan Özgür” cinayetinden söz etti. Kuşkusuz heyecanlandım. Tüm yaşamımı adadığım siyasi cinayetler konusunda “somut bir örnek”e ulaştım diye. Aslında Fahrettin Akın’ın söyledikleri “Taylan Özgür Cinayeti”nin o güne kadar ki seyrine uymasa da bir ipucu oluşturabilirdi. Fahrettin Akın bana anlattığına göre: “Cinayet oturduğu evin önünde işlenmiş ve tetiği çeken bir komiser ile üsteğmeni şahsen tanıyordu.” Komiserle evine yakın kahvede oyun oynadığı için, üsteğmeni de ailece görüştüğü için tanıdığını açıkladı. Her ne kadar bu bilginin kanıt değeri yoksa da istihbarat dilinde EBU (Esas Bilgi Unsuru), sorgulamada emare ve ipucu diye tanımlanan bu ham bilgi ilgili ve yetkili makamlar tarafından değerlendirilebilirdi.

Ancak o dönemde bu tür eylemlerde parmağı olan sağcı partiler ve onların koalisyonu (Milliyetçi Cephe) iktidarda olduğu için, bir süre uygun bir ortamın gelmesini bekledim.

O dönemde de, Ankara’da yayınlanan haftalık 7 Gün Dergisinde:

“İşkence, Siyasi Cinayetler ve Güvenlik örgütleri, 1 Mayıs–15 Mayıs1977” ve

“İktidarların Çeteleşmesi ve Bürokrasi, 3 Ağustos–14 Aralık 1977” tarihli dizi yazılarda bu konudaki duyarlılığımı sürdürdüm.

1977 yılında CHP iktidar olmuş Hasan Fehmi Güneş İç İşleri Bakanlığına atanmıştı. O günlerden birinde Tahir Doğan adlı arkadaşım telefon etti ve beni ANKARA’ya çağırdı. ANKARA’ya gittiğimde Hasan Fehmi Güneş’in benimle görüşmek istediğini öğrendim. O akşam Hasan Fehmi Güneş’le buluştuk. Sayın Bakan görüşmemizde Uğur Mumcu’nun da katılmasını önerdi, memnuniyetle kabul ettim. Gece geç vakitlere kadar sadece üçümüz ülkemizin genel durumu, terör, içişlerine ilişkin konularda fikir tartışmasında bulunduk. ANKARA’ya giderken beraberimde taşıdığım bazı bilgileri Sayın Bakan’a verirken özellikle Fahrettin Akın’ın bana aktardığı Taylan Özgür cinayetine ait bilgileri olduğu gibi aktarırken, yaygın terör olaylarının en önemli bir bölümünü oluşturan siyasi cinayetler içinde özgün bir yeri olan bu cinayeti ilmiğin ucu olarak kabul edilmesi ve bu olay aydınlatabilirse diğerlerinin çorap söküğü gibi çözüleceğini de anımsattım. Bu güne kadar yazılanların aksine Hasan Fehmi Güneş’e dosya falan vermedim. Sadece Fahrettin Akın’ın bana anlattıklarını aktardım. Yanımızda ne Deniz Baykal ne de Ertuğrul Günay vardı. Ertuğrul Günay’ın biz toplantı halinde iken odaya girip çıktığını daha önceleri açıklamıştım.

Taylan Özgür cinayeti konusundaki duyumumu yetkili bir makama aktararak bu konudaki sorumluluğumun gereğini yerine getirdiğimi kabul ediyorum. Bu tavrımı karalamaya çalışan her çaba maksatlı, yalan ve iftiradır.

Hasan Fehmi Güneş’le üç ay sonraki ikinci görüşmemizde cinayet faili olarak açıkladığım komiserin halen TRABZON’da görevli bulunduğunu ve POLDER (Polisin sol kesiminin derneği) üyesi olduğunu bana açıkladı.

Daha sonra, Hasan Fehmi Güneş İç İşleri Bakanlığından ayrıldı, uzun süre dostluğumuz devam etti. Kendisine olan sevgi ve saygım bugün de devam etmektedir. Ancak araya giren bazı kişilerin kışkırtıcı davranışları sonucu Taylan Özgür cinayetiyle ilgili kendisine aktardıklarımı bugün kabullenmemektedir. Oysa bu konuda benimle yeniden görüşseydi gerçek aydınlanabilirdi. Görüşmemizde bulunan üçüncü kişi olan Uğur Mumcu’da aramızdan ayrıldığına göre gerçek nasıl ortaya çıkacak?

Bu gerçek de yetkili olmayan kişilere isim vermeme konusundaki tavrımı doğrulamaktadır.

Oysa gerek Taylan Özgür’ün kız kardeşi Hale Kıyıcı gerekse her yıl bulduğu bir gazeteci ve hatta TBMM bu konuda tek taraflı açıklamalarla belli amaçla beni suçlamaya devam etmekte, (www.68liler.net/yazi_halekiyici.htm) konu günümüzde moda olan ve Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratma kampanyasında malzeme olarak kullanılmaktadır.

27 Kasım 1990 günü KONTRGERİLLA-GLADIO konusunda düzenlediğim bir basın toplantısında aldığım yazılı sorular içinde Hale Kıyıcı, benden kardeşini infaz edenlerinin isimlerini açıklamamı istiyordu. Kendisine verdiğim yanıtta, bu konuda bildiklerimi 1977 yılında İç İşleri Bakanı’na intikal ettirdiğim olayı delillendirmenin İç İşleri Bakanlığının sorumluluğu altında olduğunu açıkladım.

Aslında Hale Kıyıcı’nın benden önce Uğur Mumcu’ya gittiğini O’nun Kıyıcı’yı bana yönlendirdiğini Mumcu bana daha sonra şahsen söylemişti. Hale Kıyıcı’nın Uğur Mumcu’nun yanında iken bana telefon edilmesi gerçek değildir. İlgili kişinin kafasında ürettiği senaryonun bir parçasıdır.

Verdiğim yanıt Hale Kıyıcı’yı tatmin etmemiş olmalı ki her yıl bir yolunu bulup bu konuyu medyanın gündeme taşıdı. Bu tavır 2008 yılına kadar süregeldi.

Daha önce Hale Kıyıcı bu konuda CHP kongresinde (26–27 Nisan 2008) tutarsız davranışları nedeniyle salondan çıkartılmış ve H. Fehmi Güneş tarafından hakkında dava açıldığı için kendisini muhatap almaya gerek duymuyordum.

Çünkü cinayet, 1989 yılından beri zaman aşımına girmişti. Ayrıca sınıf arkadaşım General Hakkı Şenyuva’nın oğlu Hakan Şenyuva’nın katilinin ismi belli olmasına rağmen yakalanmadan olayın zaman aşımına uğramasını gazetelere ilan vererek kınamış ve zaman aşımının kaldırılması uğraşı içine girmiştir. Kuşkusuz bu tür olaylarda “zaman aşımı” süresinin kaldırılması için yasal mücadele verilmesinin doğru bir tavır olduğunu düşünüyorum.

“Zaman aşımı”nın kötüye kullanıldığına dair sayısız örnekler verilebilir. Genellikle mahkemeler içinden çıkılması zor konularda siyasi iktidarlarla karşı karşıya gelmemek için bu yöntemi yeğlemektedirler.

Örneğin:

Zamanaşımı

 Cumhuriyet: 4 Mayıs 2009, Işık Kansu

Türkiye’nin tek bir davaya odaklanması istenirken, ne davalar gözden kaçıyor, bir bilseniz. Tek bir örnek verelim: İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İGDAŞ’ın yaptığı doğalgaz borularının döşenmesi ile gaz kesme cihazlarının alımındaki yolsuzluklarla ilgili olarak Bakırköy 14. Ağır Ceza Mahkemesi, “cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak, sahte özel belge düzenlemek, hizmet sebebiyle emniyeti suiistimal” suçlamalarıyla açılan davaların “zamanaşımı” nedeniyle ortadan kaldırılmasına karar verdi. Oysa; Cumhuriyet savcısı esas hakkındaki mütalaasında; sanıkların bir bölümü için cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak, teşekküle yardım, nitelikli zimmet ve ihaleye fesat karıştırmaktan 35 yıla kadar ağır hapis ve kurum zararı olan 170 milyon YTL’nin 3 katı para cezasına çarptırılmalarını istemişti

CHP Milletvekili Atilla Kart, o davada yargılanan kimi isimlerin dökümünü yapmış:

Nemci Kadıoğlu (2004–2009 AKP Esenyurt Belediye Başkanı), Ümit Doğay Arınç (Bülent Arınç’ın ağabeyi, Celal Bayar Üniversitesi Kurucu rektörü), Hüseyin Belsi (22 23. Dönem AKP İstanbul Milletvekili), Veysel Eroğlu (Çevre ve Orman Bakanı), Mehmet Mustafa Açıkalın (22 ve 23. Dönem AKP milletvekili), Ömer Dinçer (Yaptığı bir konuşmada Cumhuriyetin kendisi için bir mana ifade etmediğini söyleyen eski Başbakanlık Müsteşarı, 23. Dönem AKP İstanbul Milletvekili, Çalışma Bakanı.)

Atilla Kart’ın, yanıtını aradığı sorular da var:

“Günümüz rakamlarıyla 350–400 milyon dolar seviyesinde olan bir yolsuzluk ve kamu zararı, mevcut ceza dosyası ve usuli sebeplerle ortadan kalkmış olabilir… Ancak, varlığı tartışılmaz olan bu kamu zararının tazmini ve tahsili için, büyükşehir belediyesi 5–6 yıldan bu yana ısrarla konuyu dile getirmemize rağmen hukuk davalarını neden açmıyor? Belediye ceza davasına neden müdahil olmuyor.”

Bu dava niye yazılmaz, tartışılmaz? Deniz feneri davası gibi yasaklı mı? Değil. Öyleyse; niye, niye, niye?...

Taylan Özgür cinayetinin aydınlanması için çabalarımı sürdürdüm. Nitekim 5 Aralık 1990 günü Mülkiyeliler Birliğinin düzenlediği “Gizli NATO Örgütü ve Terör” konu başlıklı konferansta konuyu ülke gündemine soktum: (Çeteleşme-Talat Turhan–1999 sh.228–244):

“Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği Türk gençliğine ilk kurşun, benim saptamalarıma göre, 23 Eylül 1969 tarihinde Taylan Özgür’e biri polis, biri subay olmak üzere iki kişi tarafından atılmıştır. Yani devlet cinayet işlemiştir. Kuşkusuz olayın tüm kanıtlarını benim bulmamı kimse benden bekleyemez. İç İşleri Bakanı olduğunda H. Fehmi Güneş’e bu polis ve subayın adını bildirdim. Bu noktadan sonra kanıt bulma işinin devlete ait olması gerekirdi. Güneş’in İç İşleri Bakanlığı döneminde bile “devlet üzerindeki devlet” aşılamadığı için, o dönemin ilk cinayeti gizini hala korumaktadır. Ancak ne yazık ki, o tarihte tetik çeken subay daha üst rütbelere ulaşmış yetkilerle donatılmıştır.”

Bu konferanstan sekiz gün önce (27 Kasım 1990) günü düzenlediğim basın toplantısında Taylan Özgür’ün kız kardeşinin bana soru sorduğunu anımsayalım. Konuyu sekiz gün sonra kamuoyu gündemine taşımam bu konudaki duyarlılığımın kesin kanıtı olarak algılanmalıdır. Çünkü 1990 yılında “Derin Devlet”in egemenliği sürüyordu. Bunu bilmeme karşın kendimi hedef haline getirmekten çekinmiyordum, gerçeğin aydınlatılması için… Bu konudaki duyarlığımı 2005 yılında yayınlanan ”Derin Devlet” adlı kitabımla da sürdürmeye devam ettim.

Mülkiyeliler Konferansı hem “Mülkiyeliler Dergisi’nin 128 no’lu sayısında” hem de 1999 yılında yazdığım “Çeteleşme” adlı kitabımda yayınlandı, (yukarıda ilgili bölümü açıkladım.) Ancak bugüne kadar hiçbir yetkili makam bu konuda bilgime başvurmadı.

Bu söyleminde yer alan, polis (komiser) ilgililerin senaryosu gereğince dışlanırken subay kasıtlı olarak öne çıkarılıp olay sürekli T. Slh. K.’lerini yıpratmak için kullanılmaya devam edildi. Şemdinli olayını destekleyen boyutta… 25–29 Ocak 2008 günleri arasında Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanan Hilal Köse ve Tarkan Temur’un kaleme aldığı “Aydınlatılmayan Cinayetler” başlıklı dizi yazıda Hale Kıyıcı kardeşinin failinin Harp Okulu’ndan mezuniyet tarihini vermektedir. 1962 ve 1963 diye… O tarihte Slh. K.’lerimizde 1962 mezunu iki Orgeneral vardı. 1963 yılında ise Harp Okulu hiç mezun vermemişti. Bu açıklamayı yapan kişi açısından bir güvenirlik ölçütü sayılmalıdır… Cumhuriyet Gazetesi Hale Kıyıcı’nın bu gerçek dışı açıklamalarına neden ve nasıl yer vermişti? Bu konuda suçlanılan Generaller neden kişilik haklarını bu güne kadar kullanmamaışlardır?

Mülkiyeliler konferansında açıkladığım duyumumun subaya ilişkin bölümünün gerçeği yansıtmadığını Fahrettin Akın’ın oğlu Kadir Akın’ın 29 Kasım 2000 tarihli Radikal Gazetesi’nin Pazar Eki, Radikal-İki’de yayınlanan Filiz Koçali’yle söyleşisinden öğrendim. Bu suretle isim açıklama konusundaki tavrımın ne ölçüde tutarlı olduğu kanıtlandı.

Kadir Akın, 1 Ekim 2008 günü Milliyet Gazetesi’nde yapmış olduğu açıklamada Taylan Özgür cinayetinde “Tetiği çeken Komiser Mehmet”ti şeklinde açıkladıktan sonra, “Emniyet arşivini açsa ve o yıllarda o bölgelerde görevli komiserlerin fotoğraflarını gösterse katili kesinlikle teşhis ederim” diye konuşmuştur.

Milliyet- Çarşamba1 Ekim 2008 "Tetiği çeken Komiser Mehmet"

Kadir Akın açıklamalarına annesini de dahil ederek cinayete ikinci bir tanık daha getirmesine karşın, aynı yazıda Hale Kıyıcı “Generalliğe yükselmiş bir kişi olduğunu düşünüyoruz” diye önyargılı ve maksatlı tutumunu sürdürmektedir.

Oysa ki aynı dönemde Kadir Akın bir TV kanalında da bu iddialarını yineledi.

Görüldüğü gibi, kimse cinayeti aydınlatma çabası içinde değildir… Nitekim 25–29 Ocak 2008 tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Aydınlatılmayan Cinayetler” başlıklı Hilal Köse ve Tarkan Temur tarafından kaleme alınan dizi yazıda yazarlar tek tarafın beyanlarını doğru kabul ederek yayın yapmışlardır.

Oysa http:www.atilim.org.haberler2007/08/23 sitesinde yer alan Hale Kıyıcı’nın “iki elim yakalarında olacak” başlıklı yazıda Kıyıcı:

“Artık İlhan abi benim tanıdığım İlhan abi değil. Belki geçmişte de değildi, ben yanlış tanımışım. İlhan abinin hala cuntacı tavrı bu ülkeye çok zarar veriyor, bundan eminim artık”

Diye Ergenekon savcıları gibi konuştuktan beş ay sonra İlhan Selçuk’un imtiyaz sahibi olduğu gazetede söyleşisi yayınlanabilmiştir?

Hale Kıyıcı anılan sitede nişangahsız atmaya devam ediyor:

“Şimdi bekleyeceğim, eğer hiçbir şey çıkmazsa, AİHM’e gideceğim ve 550 Milletvekilini dava edeceğim. Pardon DTP’liler hariç”

demektedir. Eğer bu yazılanlar doğru ise aradan yaklaşık 19 ay geçmiştir.

—Hale Kıyıcı AİHM’de dava açmış mıdır? (AHİM’de dava açma koşulları bellidir)

 —550 Milletvekili (DTP hariç) hakkında dava açmış mıdır?

Elbette hayır…

Bu yazıda görüldüğü gibi bir kişinin medyayı kişisel amaçları doğrultusunda kullanması ilginç değil mi?

Cumhuriyet Gazetesindeki dizi yazıda yer alan benimle ilgili suçlamaları Beyoğlu 9’ncu Noterliğinin 04097 sayı ve 07 Şubat 2008 günlü ihtarnameyle düzeltmek istedim, gazete tekzibimi basmadı. Avukatım Şahin Erol, 28 Şubat 2008 günü Şişli 2’ci Sulh Ceza Mahkemesinde düzeltme yazısını bastırabilmek için dava açtı. Aynı gün Mahkeme tarafından tekzibe “Üsküdar Sulh Ceza Mahkemesinin yetkili olduğu”nu belirterek yetkisizlik kararı verdi. (Hakim: Rukiye Şahin 37126)

Üsküdar 2’ci Sulh Ceza Mahkemesi 13 Mayıs 2008 gün ve 2008/859 kararında “düzeltme talebinin REDDİNE” karar verdi (Hakim Dursun Kaya 32273)

Bu kadar masraf, külfet ve zahmete karşın, düzeltme hakkımı kullanamama gerçeğini Kamuoyunun takdirine sunuyorum. Generallerin cinayet faili olduğu yalanını düzeltemedim. Çünkü yargıçlar “Ulus adına” karar verirler… Hale Kıyıcı’nın ve onun söyleminin doğru kabul eden yazarlar hep Hasan Fehmi Güneş, Ben ve Uğur Mumcu’nun görüşmesinde Deniz Baykal ve Ertuğrul Günay’ında bulunduğunu yıllardan bu yana medyada da yer verilmektedir. Bu yalan da düzeltilmemiş oldu.

Cumhuriyet Gazetesinde 25–29 Ocak 2008 günü “Aydınlatılmayan Cinayetler” başlıklı yazıda aynı iddianın gazetede yer alması üzerine yazının suretini de eklemek suretiyle Deniz Baykal’a ve Ertuğrul Günay’a birer mektup yazarak gerçeğin kendileri açısından aydınlatılmasını istedim. Ne yazık ki Deniz Baykal’dan yazıma yanıt alamadım. Buna karşın, Ertuğrul Günay’dan gelen yazıda sorunu aydınlatmaktan uzaktı. Şöyle ki, Kültür ve Turizm Bakanı 20 Şubat 2008 günlü yanıt yazısında;

“12 Şubat 2008 tarihli mektubunuzda bahsettiğiniz hususlarla ilgili gazete haberleri dışında her hangi bir bilgim olmadığını belirtir, ilginize teşekkür ederim” denilmektedir.

Bu yanıt gerçeğin ortaya çıkartılmasına katkıda bulunmamıştır. Ertuğrul Günay bu konudaki spekülasyonu engellemek için H. Fehmi Güneş, Ben ve Uğur Mumcu’yla bir toplantıda bulunup bulunmadığını açıklamalıydı… Bu konuda ısrarla sürdürülen suçlamaların aydınlığa kavuşturulması için… Çünkü yıllardan beri bu yalan medyada amaçlı olarak ısrarla sürdürülmektedir.

12.10.2000 tarihli bir İnternet sitesinde http://candündar.com.tr, benim bir açıklamam aktarılmaktadır. Orada H. Fehmi Güneş ile olan görüşmemde “Deniz Baykal’ın bulunmadığını Ertuğrul Günay ise bir dakika girip çıktı” diye yazılmaktadır. Gerçekte budur.

Kaldı ki Taylan Özgür cinayetinin aydınlatılmasına katkıda bulunmak için hedef olmaktan çekinmeyen bir kişiliğe sahip olduğumu takdir eden büyük bir çoğunluğun varlığını da bilmekteyim.

Bu konuda 8 Ekim 2000 günü Beşiktaş Kitap Dünyası Fuarında “Küresel Çeteleşme ve Taylan Özgür Cinayeti” konulu ikinci bir basın toplantısında da bildiklerimi açıkladım.

Ancak kişiliğime ve T. Slh. K.’lerini yıpratma amacını güden bu kampanyaya ne yazık ki bazı basın mensupları da olaya tek yönden bakarak bazı kişilerin amaçlarına hizmet etmektedirler. Aslında bu konuda vicdanen müsterih olamama karşın bu yıl (2009) Şubat ayının sonuna doğru gazeteci olduğunu söyleyen bir kişi gayet küstah bir tarzda “sen Taylan Özgür’ü öldüren Generalin ismini biliyorsun neden açıklamıyorsun?” diye sorunca bu konunun hala çarpıtılarak sürdürülmek istediğini algıladığım için, web siteme bu olayı da eklemeyi uygun buldum.

—Hale Kıyıcı’nın http://www.atilim.org/haberler/2007/08/23 internet sitesinde yer alan açıklamasına göre:

— “Harp okulundan 64–65 mezunu olan ve 1990 yılında üst düzey General olan bütün herkes benim gözümde zanlıdır” denilmektedir.

—Cumhuriyet gazetesinde 25–29 Ocak 2008 tarihli Dizi Yazıda Hale Kıyıcı:

“Cinayetin izlerini 1962–63 Harp Okulu mezunlarında aramak gerektiğini düşünüyor”.

Bilindiği gibi Orgeneral İlker Başbuğ’da 1962 Harp Okulu mezunudur.

—Derin Devletin içindeki Solcular başlıklı internet yazısında bu başlığa giren üç isim

(H. Fehmi Güneş, Deniz Baykal, Ertuğrul Günay) açıklandıktan sonra:

“Gelelim 69’da üsteğmen bir kontrgerilla olan ya da faal bir General olan bugün de derin devletin en faal yöneticilerinden biri kimdir. Sakın o kişi Büyükanıt olmasın? Kim bilir bugün derin devletin başı olduğuna göre 69 yılında Taylan Özgür’ü öldüren üsteğmen de o olabilir, pekâlâ ip uçları onu gösteriyor” diye yazılmaktadır.

Kıyıcı’ya göre 1962, 1963, 1964 ve 1965 Harp Okulu mezun bütün Generaller, Taylan Özgür cinayetinin kuşkulu failleridir. Daha önce de açıkladığım gibi 1963 yılında Harp Okulundan hiç kimse mezun olmamıştır. T. Slh. K.’lerini hedef alan bu kampanya karşısında 1962, 1964, 1965 Harp Okulu mezunu Generaller ve Orgeneral (E.) Yaşar Büyükanıt yasal haklarını kullanarak bu kampanyaya son vermelidir.

Hale Kıyıcı’nın İnternet’te yer alan TBMM’ye vermiş olduğu dilekçede de (2006) ve Birgün gazetesinde 17 Kasım 2007 tarihinde “Ucuzlattığınız tarih gün gelir sizi de vurur” başlığı altında yayınlanan yazıda:

“Kardeşim Mustafa Taylan Özgür’ün katili bir ordu mensubu ve o dönemde üsteğmen rütbesinde bir subaydır. Bu basın Toplantısının yapıldığı tarihte ise üst düzey bir generaldir”

diye yazılmaktadır, olayda adı geçen Komiser Mehmet’i Kadir Akın’ın açıklamasına karşın görmemezlikten gelebilmektedir. Çünkü amacı kardeşinin failini bulmak değil, aklınca açıklamalarımı çarpıtarak beni suçlamaya devam edebilmektir.

Aynı dilekçesinde ve iddiasını güçlendirmek adına Benim için:

“ABD’de eğitim görmüş bir istihbaratçıdır”.

Gerek sivil yaşamında gerekse askerlik görevim esnasında ABD’nde “eğitim görmek” şöyle dursun turistik amaç için bile Amerika kıtası ve ABD hudutlarından içeri girmedim. Bunun gibi gerek askerlik yaşamımda ve gerekse sivil hayatımda istihbarat görevinde bulunmadım. Tam aksine 1962 yılında bana teklif edilen “MİT İstanbul Bölge Başkanlığını” kabul etmediğimi 1973 yılında İstanbul Sıkıyönetim Askeri mahkemesinde açıkladım ve kitaplarıma aldım.

Bu durumda Hale Kıyıcı “ABD”de eğitim gördüğümü ve “İstihbaratçı” olduğumu kanıtlayamazsa müfteri durumuna düşmüş olacaktır.

İnternet sitesinde yer alan Suvari haber merkezinin 23 Eylül 2008 tarihli ve “Taylan Özgür’ü unutmadık” başlıklı Ertuğrul Mavioğlu, Hale Kıyıcı’yla yaptığı söyleşide Kıyıcı:

“Şimdi katilleri bildiği halde açıklamayan, Talat Turhan, Hasan Fehmi Güneş, Deniz Baykal ve Ertuğrul Günay hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunacağım” demiştir.

Aradan 7 ay geçmiştir. Bu sözünün de arkasında duramamıştır. Kendisini “suç duyurusu” yapmaya çağırıyorum. Aksi durumda güvenirliğini daha da yitirecektir.

Kaldı ki Hasan Fehmi Güneş hakkında mesnetsiz iddialardan ötürü tazminata mahkum olduğu da yukarıda belirtilen yazıda açıklanmaktadır.

Yine Can Ataklı 17 Ocak 1999 yılında [http://arsiv.sabah.com.tr/1999/01/17/y05.html] da yazmış olduğu bir yazıda Taylan Özgür Cinayetine tanık olduğunu açıklamıştır. Bunun yanında 6 Mayıs 2009 günü Cumhuriyet gazetesinde yer alan Tolga Yenigün’ün haberinde yer alan Ergin Konuksever’in açıklamasında:

“Herkes Taylan Özgür’ün nasıl vurulduğunu başka türlü anlatıyor. Yanı başımda vuruldu Taylan. Hemen ben de oradaydım diyorlar; yalan, orada olmalarına imkan yok Taylan Özgür vurulduğu zaman yanımda bir kişi vardı. Benim şahidim de var, yanımda Yurdaer Acar vardı.”

Hale Özgür Kıyıcı eşi Mustafa Lütfi Kıyıcı’nın (www.68liler.net/yazi_halekiyici.htm) internet sitesinde (son güncelleme: 18 Ekim 2008) konu daha da kişiselleştirilerek yaşımdan söz edilip -84- yaş “Zihninde bulanıklık var” diye yazılmaktadır. Gerek 2008 ve gerekse 2009 yılında katıldığım TV programları ve ürettiğim kitaplar bu kişilerin savlarını doğrulayıcı nitelikte değildir. Ancak aynı sitede bir başka tanıktan söz edilmektedir. Nimet Oral diye.

Bu noktada sormak gerekiyor 1969 yılında ortaya çıkan bu tanığın açıklamaları bu güne kadar neden göz ardı edilmiştir?

Bu olayda gerçekte bir etik sorunla da karşı karşıya bulunuyoruz. Gerek bu konuyu 1969 yılından beri köşelerinde ve internet sitelerinde işleyen yazarlar ve TBMM’de önerge veren Milletvekilleri, gerçeği araştırma çabasına girmemiş olayda tek tarafın açıklamalarını doğru kabul ederek bir yılan hikayesine dönüştürmüşlerdir. Bu tavrı kınıyorum. Yazılanları bu açıklama koşutunda düzeltmeye çağırıyorum.

Eğer Taylan Özgür cinayetini faili aranıyorsa kendi açıklamalarıyla olayı gördüğünü söyleyen tanıklar ortadadır. Nimet Oral, Kadir Akın, Can Ataklı, Ergin Konuksever ve Yurdaer Acar…

Hale Kıyıcı süregelen açıklamalarıyla Türk Silahlı Kuvvetlerindeki generalleri kardeşi Taylan Özgür cinayetine kuşkulu faili olarak göstermektedir. Kıyıcı’ya göre:

—Orgeneral (E.) Yaşar Büyükanıt

—1962 Harp Okulu mezunu Generaller, (Orgeneral İlker Başbuğ bu devredendir.)

—1963 Harp Okulu mezunu Generaller, (Bu yıl Harp Okulu mezunu vermemiştir.)

—1964 Harp Okulu mezunu Generaller,

—1965 Harp Okulu mezunu Generaller cinayet faili olarak gösterilmektedir.

T. Slh. K.’leri adı geçen General ve devre Generalleri (1962–1965) bu maksatlı suçlama karşısında ne zamana kadar suskun kalacaklar?

Tüm medyaya ve kamuoyuna saygıyla duyururum.

Kuzguncuk, 10 Mayıs 2009

EKLER

Cumhuriyet: 25 Ocak 2008

AYDINLATILAMAYAN CİNAYETLER -1-

 Hilal Köse/Tarkan Temur

Azmettiriciler yakalanamıyor

Türkiye’de devlet içinde çeteleşen odakların karanlık cinayetleri bir tülü aydınlanamıyor…

… 16 Mart, Bahçelievler ve Sivas katliamları, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Doğan Öz cinayetleri, Türkiye’nin karanlık sayfalarındaki yerini koruyor… ‘Derin devlet’in varlığı 3 Kasım 1996’da Susurluk’taki trafik kazasıyla iyice gözler önüne serildi.

* * *

Cumhuriyet: 25 Ocak 2008

“DEVLET İÇİNDE DEVLET”

… Kontrgerilla uzmanı Yarbay Talat Turhan 1990’da bir söyleşide, “1978”de Hasan Fehmi Güneş’in İçişleri Bakanı olmasının ertesi günü Taylan Özgür’ün dosyasını kendisine verdim” dedi. Dosyada Özgür’ü bir polisin değil bir üsteğmenin öldürdüğü belirtildi…

… Kıyıcı’ya “Olayı delillendirmek İçişleri Bakanı’nın sorumluluğunda… Ben Hasan Fehmi’yi de eleştiremiyorum. Çünkü bu örgüt, devlet içinde devlet…

 

* * *

 

Cumhuriyet: 26 Ocak 2008

 

AYDINLATILAMAYAN CİNAYETLER -2-

 Hilal Köse/Tarkan Temur

 

Taylan Özgür'ün ablası Hale Kıyıcı, kardeşinin öldürülmesinin ardından 'karanlıkla' mücadelesini sürdürdü, ancak hiçbir siyasetçiden destek alamadı. "Umudumu yitirmeyeceğim, bu düğüm çözülmeli" diyen Kıyıcı, Özgür'ün katledilmesiyle ilgili Emekli Yarbay Talat Turhan'ın açıklamalarını 17 yıl yok sayanların suç işleyip işlemediklerini soruyor.

 

Kıyıcı Talat Turhan'ın 28 Kasım 1990'da Gazeteciler Cemiyeti Lokali'nde, Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu olan bir üst düzey generali cinayetle suçlayan açıklamalarını anımsatarak, "Bu bilgiyi yok sayanların suç işleyip islemediklerini öğrenmek bir vatandaş olarak hakkım. Bu hakkı talep ediyorum, isterdim ki vatandaş olarak gören herkes bu soruyu sorsun” diyor. Bu bilgiyi dava bitiminden 14 yıl sonra kamuoyuyla paylaşan Turhan'ın da en az cinayeti işleyen ve örtbas edenler kadar suçlu olduğunu söyleyen Kıyıcı, Turhan’ın cinayet dosyasını içişleri Bakanı'na verirken, yanlarında Deniz Baykal, Ertuğrul Günay ve Uğur Mumcu'nun da bulunduğunu söylediğini anımsatıyor. Bu şok açıklamalardan sonra birçok kez bugün bakanlık koltuğunda oturan 'Ertuğrul Günay’ı aradıklarını, Günay'ın bir kere bile geri dönmediğini söyleyen Kıyıcı, bu açıklamaların doğruluğunu teyit ettirmek için Uğur Mumcu ile görüştüğünü anlatıyor. "Mumcu'dan dosyanın fotokopisini talep ettiğimde, 'Biraz sabır Haleciğim, her şey açıklanacak, bana ne olur güven' dediğinde bir anlık gafletle basiretim bağlandı ve beklemeyi tercih ettim. Zaten bu görüşme den bir müddet sonra da Mumcu öldürüldü. Yani faili bilinen bir dosya daha eklenmişti hukuk devleti olduğu iddia edilen adliyenin rafları toz bağlamış arşivlerine..." Kıyıcı, cinayetin izlerini 1962-63 Harp Okulu mezunlarında aramak gerektiğini düşünüyor. Kıyıcı, "Karşımıza kimler çıkar hep beraber görürüz. Taylan'ın öldürülmesi üzerinden 39 yıl geçti. Eylül ayı geldiğinde anısına yazı yazanlar, artık bu iddianın üzerine giderek yazı yazmayı düşünsünler. Uğur Mumcu'nun eşi Güldal Mumcu'nun, Mehmet Ağar'a olayın üstüne gidilmesi isteğini iletmesinin ardından Ağar'ın 'Tuğlayı çekersem, duvar yıkılır' yanıtı aslında her şeyi açıklıyor" diyor.

 

* * *

 

Birgün: 14 Aralık 2006

 

“Kardeşimin katilini Baykal biliyor”

 

Kardeşi Taylan Özgür’ün katilinin bulunması için yıllardır mücadele eden Hale Kıyıcı özgür, “Katilin kim olduğunu Deniz Baykal, Talat Turhan, Hasan Fehmi Güneş ve Ertuğrul Günay biliyor” dedi. Kıyıcı meclis Komisyonu kurulması halinde bildiklerini açıklayacağını söyleyen Talat Turhan hakkında da suç duyurusunda bulunacağını açıkladı.

 

* * *

 

Can ATAKLI

 SABAH: 23.09.2000

İlk faili meçhulün 31. yıldönümü

Taylan Özgür 31 yıl önce bugün öldürülmüştü. Bu cinayetin önemi 68 döneminin ilk faili meçhulü olması. Bu ölümden sonra pek çok ölüm oldu, kanlı bir terör dönemi geçirdik, bugünlere geldik. Eğer ilk faili meçhul çözülebilirse, diğerlerine uzanmak da kolay olacak belki bugün 23 Eylül. Tam 31 yıl önce sokak ortasında işlenen bir cinayet nedeniyle bu gün benim için de ayrı bir önem taşıyor. 31 yıl önce bugün Ortadoğu Teknik Üniversitesi öğrencilerinden Taylan Özgür İstanbul Beyazıt Meydanı'nda öldürülmüştü. Bu cinayete annem ve babamla birlikte henüz ilk gençlik yıllarında ben de tanık olmuştum.

Bu olayın ayrıntılarını geçtiğimiz yıl yazmıştım, ama çok kısa bir özet yapayım. Adının sonradan Taylan Özgür olduğunu öğrendiğimiz genç, Beyazıt'ta yanında bir arkadaşıyla yürürken yanında duran siyah bir otomobilin içine yaka paça sokulmuştu. Ancak bu genç otomobilin diğer kapısından fırlayıp kaçmaya başlamıştı. Kaçarken üzerindeki gömlek de sıyrılmış, kırmızı renkli bir atletle kalmıştı. Bu sırada bir el silah sesi duyuldu. Genç olduğu yere yığıldı. Koşup gelenler götürdüler. Akşam saat 17.00'de radyo haberlerinde vurulan kişinin Taylan Özgür olduğunu öğrendik, dalağına isabet eden kurşunla ölmüştü. Radyo haberi "Beyazıt'ta çıkan silahlı çatışmada" diye vermişti. Üstelik gencin üzerinden iki de silah çıktığı duyurulmuştu.

Hepsi yalandı, tek kurşun atılmıştı, gencin üzerinde de silah yoktu.

İşte bu olayın üzerinden tam 31 yıl geçti. 68 döneminin ilk faili meçhul cinayetiydi bu. Bu cinayetten sonra pek çok benzer cinayet işlendi, cinayetler günümüze kadar geldi. Bu cinayetlerde hep devletin de parmağı arandı, ama bulunamadı. Gerçi şu sıralarda eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in faili meçhul cinayetlerden söz ediyor, yani devletin rolünü itiraf ediyor bir yerde.

Bu cinayet çözülmeli

Taylan Özgür'ün ölüm yıldönümünden önce ablası Hale Kıyıcı ile konuştum. Hale Kıyıcı, sanki 31 yıl öncesini yaşıyor gibi. "Çünkü" diyor "Bu cinayet çözülmeden faili meçhullerin hiçbiri çözülemez, bu ilk cinayetti, her şey ortadaydı, ama göz göre göre her şey örtbas edildi."

Halil Kıyıcı ve Taylan Özgür'ün ailesi yıllardır katillerin peşindeler. Hale Kıyıcı'nın anlattığına göre cinayetten 5–6 yıl sonra o gün operasyonda görev alan polis memurlarından Lisan Çakıcı adlı görevli hakkında dava açılmıştı. Ancak bu kişi hakkında yeterli delil bulunamadı, ama her nedense Lisan Çakıcı bu davadan sonra polislikten ayrıldı. Uzun süre nerede olduğu bilinmeyen Lisan Çakıcı 70'li yılların sonunda, CHP'li Ahmet Isvan'ın belediye başkanlığı sırasında İstanbul Belediyesi'nde çalışıyor. Ne garip bir rastlantı değil mi?

Bilenler var mı?

Hale Kıyıcı 1991 yılında çok heyecanlanmış, çünkü asker kökenli ihtilalci ruhlu Talat Turhan'ın bir basın toplantısı düzenleyeceğini öğrenmiş. Bir yakını Kıyıcı'ya "Talat, Taylan'la da ilgili açıklama yapacak" demiş. Gerçekten de Talat Turhan, daha sonra gazete arşivlerine de geçen konuşmasında "Taylan Özgür'ü vuran polis değildi, bir subaydı, bir üsteğmendi" dedi. Turhan bu konudaki dosyayı zamanında İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'e verdiğini de söyledi.

Hepsi bu kadar, Talat Turhan başka bir açıklama yapmadı o zaman. Hale Kıyıcı'ya "Peki o zaman ne yaptınız" diye sordum. Dosyanın bir kopyasının Uğur Mumcu'ya da verildiğini öğrenmiş ve ona gitmiş. Olayı şöyle aktardı Hale Kıyıcı: "Uğur abiye, Taylan'ın ölümüyle ilgili bir dosya varmış, size de verilmiş1 diye sordum. Hiçbir şey söylemedi. Kalktı, bir yere telefon etti. Bir şeyler konuştu Tamam komutan' dedi telefonu kapattı. Sonra bana döndü, "Üzülme, her şey zamanı gelince ortaya çıkacak' dedi. Sonra biliyorsunuz öldürüldü."

Ancak Hale Kıyıcı CHP yöneticilerinin yıllardır ellerindeki bu dosyayı niçin ortaya çıkarmadıklarını soruyor. Hasan Fehmi Güneş bu dosyayı bizzat alan kişi, zamanın İçişleri Bakanı, şu sıralarda CHP Genel Başkanlığı için adaylığını koyuyor. Olayı bilen diğer kişi de Hale Kıyıcı'nın ifadesine göre Ertuğrul Günay, o da CHP Genel Başkanlığı için aday. Deniz Baykal da biliyor ve o da aynı yere aday. Demek ki CHP adaylarına bu kongrede Taylan Özgür'ün hesabını sormak da düşecek. Kim bilir, belki 31 yıl sonra bu cinayet ortaya çıkar.

Commer'in arabasını yakanlardan sağ kalan çok az

1968 döneminin en önemli eylemlerinden biri Amerikan Büyükelçisi Commer'in arabasının yakılmasıydı. Bu olay, aslında daha sonra gelecek pek çok eylemin de ilkiydi. Öğrenci gençlik o ana kadar böylesi bir dehşetli eylemle karşılaşmamıştı. Gerçi Commer'in arabasının yakılması önceden planlanmış değildi, o günleri hatırlayanlara göre o anda olup bitmiş spontane bir olaydı. Ancak bu olaydan kaynaklanan sonuçlar çok farklıydı.

Büyükelçi Commer 6 Ocak 1969'da Ortadoğu Teknik Üniversitesi'ni ziyarete gelmişti. Öğrenciler Amerikan büyükelçisinin Cadillac arabasını görünce rektörlük binası çevresinde toplanmaya başladı. Sayıları bir anda yüzlere ulaşan öğrenciler Amerikan aleyhtarı gösteriye başladı. Kalabalık içinde bazı gençler ise daha ileri gittiler ve Commer'in makam arabasını ters çevirdiler, daha sonra da üzerine benzin döküp yaktılar.

Olay Ankara'da şok etkisi yarattı. İlk kez bir Amerikan Büyükelçisi şiddetle bu kadar yüz yüze geliyor ve büyük tehlike atlatıyordu. Commer'in arabasını yakan öğrenciler arasında Taylan Özgür, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan, Sinan Cemgil, İrfan Uçar, Ulaş Bardakçı, Seçkin İnceefe, Sait Big, Koray Doğan gibi o dönemin bilinen devrimci öğrencileri de vardı. Bu saydığım isimlerin hiçbiri bugün hayatta değil. İkisi idam edildi, diğerleri de çeşitli yerlerde, sözde silahlı çatışmalarla öldürüldü. Bu olaya karıştıkları için haklarında dava açılanlardan galiba sadece üç kişi bugün hayatta.

Bu arada ilginçtir, Commer'in arabasının yakılması nedeniyle Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nin bu öğrenciler aleyhine açtığı davada, üniversitenin avukatı da ünlü bir isimdi. Ahmet Necdet Sezer'den önce Anayasa Mahkemesi Başkanlığı görevinde olan Yekta Güngör Özden.

* * *

Can Ataklı

Taylan Özgür'ü solcu bir polis vurmuş

Emekli Kurmay Yarbay Talat Turhan, pazar günü yaptığı basın toplantısında 31 yıl önce faili meçhul cinayetlerde ölen ilk öğrenci olan Taylan Özgür'ün katil zanlılarından birinin Polder üyesi bir polis olduğunu söyledi.

Şimdiki gençler Polder'in ne olduğunu bilmez. 12 Mart 1971 ile 12 Eylül 1980 arasındaki kanlı dönemde "solcu polislerin" kurduğu polis derneğinin adıydı. Polder'e karşı sağcıların kurduğu derneğin adı da Polbir'di. Zaten o dönemde sonu "der" ile biten derneklerin solcu, "bir" ile bitenlerin ise sağcı olduğunu anlardınız.

Konuyu biliyorsunuz bir kaç kez bu köşede dile getirmiştim. 23 Eylül 1969'da İstanbul'da ODTÜ öğrencisi Taylan Özgür'ü öldüren kişinin bir polis olduğu iddia edilmiş ancak bu konuda hiçbir bilgi ve belgeye ulaşılamamıştı.

Kontrgerilla , çeteler, derin devlet konularında yıllardır araştırmalar yapan ve kitaplar yazan Emekli Kurmay Yarbay Talat Turhan 1990 yılında yaptığı bir sohbet toplantısında Taylan Özgür'ü vuranın bir polis değil üsteğmen olduğunu ancak isimlerini açıklayamayacağını söylemişti. Turhan bu konudaki bilgiyi 1979'da dönemin İçişleri Bakanı CHP'li Hasan Fehmi Güneş'e verdiğini açıklamıştı.

Bu yıl eylül ayının 23'ünde bunları bu köşeye yazmıştım. Doğal olarak da Talat Turhan'dan bu konuda açıklama beklemek durumunda olduğumu belirttim.

Ancak Talat Turhan'dan hiçbir açıklama gelmeyince üstüne üstlük hiçbir telefona da cevap vermeyince yeniden dile getirdim konuyu. Sonunda Talat Turhan bir basın toplantısı düzenleyeceğini bildirdi. Pazar günü Beşiktaş'ta Kitap Dünyası Fuarı'nda düzenlediği basın toplantısında "iki ismi açıklayamayacağını, çünkü elinde belge olmadığını" söyleyen Talat Turhan "Ben bu isimleri, Taylan Özgür'ün öldürüldüğü yerde tesadüfen oturan bir arkadaşımdan aldım. Devlete bildirdim. CHP'nin devrimci hükümet olduğunu sanıyordum o zaman, ama derin devleti onlar aşamadı" dedi.

Talat Turhan, bu bilgiyi verdikten üç ay sonra Hasan Fehmi Güneş'le tekrar konuştuğunu belirterek "Hasan Fehmi Güneş verdiğim isimlerden birinin komiser ve Polder üyesi olduğunu söyledi" diye konuştu.

Böylelikle Talat Turhan 10 yıl önce yaptığı önemli açıklamaya bu kez çok önemli bir ayrıntı kattı.

Gergin basın toplantısı

 Talat Turhan 77 yaşına gelmiş. Tabii yıllar çok hızlı akıp gidiyor. 70'li yılları düşününce karşımda yine genç bir Talat Turhan göreceğimi sanıyordum. Heyecan aynı kalmış da yaş tabii hayli ilerlemiş.

Ancak Talat Turhan, öyle sanıyorum "çeteler, derin devlet, gizli örgütler" kavramlarına öylesine dalmış ki, hayata da sadece bu açıdan bakıyor. Bu nedenle benim özellikle tanık olduğum için üzerine gittiğim Taylan Özgür cinayeti yazılarının altında "uluslararası bir örgüt" izi arıyordu.

Talat Turhan açıklamada bulunmak için basın toplantısı düzenlemişti ama, yaptığı tek şey bana cevap vermek, bunu yaparken de hem zihinlerde şüpheler yaratmak hem de bana hakaret etmekti. Benden söz ederken, acemi, basın etiğini bilmeyen, cahil, küresel çetelerin adamı, tecrübesiz gibi sıfatlar kullandı.

En arkada oturuyordum, kimse de beni görmedi sanıyorum. Sıra soru cevap bölümüne gelip de kendimi tanıtınca dinleyiciler de çok şaşırdılar galiba.

Elbette durumu anlattım, Talat Turhan'ın yanlış bir değerlendirme içinde olduğunu söyledim, Taylan Özgür yazılarını niçin ve nasıl yazdığını açıkladım. Öyle zannediyorum ki, söylediklerinden kendisini pişmanlık duydu bir parça.

Daha sonra Taylan Özgür'ün kız kardeşi Hale Kıyıcı söz aldı. Kıyıcı, Talat Turhan'ın isimleri bilerek sakladığını söylemesiyle toplantıda gerginlik arttı. Talat Turhan "Sen her yerde böyle şov yapıyorsun" diye ayağa fırladı sonra da "Bunu söylersem kanıt gösteremem, beni mahkemeye verirlerse tazminat öderim" diye bağırdı. Kıyıcı da "Korkma, açıkla, tazminat için gerekirse kapı kapı dolaşır para toplarım" karşılığını verdi.

Basın toplantısı bu havada bitti.

Hasan Fehmi Güneş "İhmalimiz yok"

 Talat Turhan'ın iddiaları üzerine dün Hasan Fehmi Güneş'le de konuştum. Güneş iddialara çok şaşırdığını söyleyerek "Ben Talat'la (Turhan) bir kere değil, pekçok kere konuştum. Bana çeşitli dosyalar verdi. Bunların hepsi incelendi, bu konuda hiçbir ihmal olmadı. Ciddi olan iddiaların üzerine gidildi." dedi. Hasan Fehmi Güneş gizli güçlerle mücadele konusunda kendisine haksızlık yapılmaması gerektiğini de söyleyerek "Bu tür spekülasyonlar hayal ürünüdür" diye konuştu. Güneş, Cumhuriyet Gazetesi'ne de çok kırıldığını belirterek "Genel Başkan adayı olduğum Kurultay öncesi yaptıkları yayınlar haksızlıktı. Kendilerini mahkemeye vermeyi düşünüyorum" dedi.

Demirel'den kısa açIklama

 Eyvah ki eyvah. Süleyman Demirel'den birkaç cümlelik açıklamalar tekrar başladı. Ben birşey yazıyorum, 9'uncu Cumhurbaşkanı "Yok böyle bir şey' diyor. Hatırlarsınız Cumhurbaşkanı olduğu dönemde de bu tür açıklamalar gönderirdi. Şimdi yine göndermiş. Bu kez kendi adı ve imzasıyla. Tabii eskiden Cumhurbaşkanı olduğu için açıklamalar ya Çankaya Köşkü Basın Müşavirliği'nden ya da Genel Sekreterlik'ten gelirdi. Şimdi gelen açıklamalar Süleyman Demirel antetli kağıda yazılmış. Altında da Süleyman Demirel adı ve imzası var.

Bu açıklamayı eğer orijinalini de gönderirlerse, (çünkü elimdeki açıklama faks) en değerli hatıralarımın arasında saklayacağım. Tam 40 yıldır hayatımızda hep önemli bir mevki sahibi olarak yer alan Demirel'in "normal bir insan" sıfatıyla attığı imzayı saklamak benim için önemli.

Peki Demirel neden açıklama göndermiş? Çünkü geçen hafta Murat Demirel'le ilgili bir yazıda "Egebank olayında Demirel'in de dolaylı ilgisi olacağını" yazmıştım. Tabii bu ilgiden kastım, Demirel'in fiilen Egebank olayına karışması değildi. Demirel'in Cumhurbaşkanı sıfatıyla taşıdığı ağırlığın Murat Demirel'in pozisyonunu etkilediğini anlatmak istemiştim. En azından kimse sonuç alıp almayacağını bilmeden bir Cumhurbaşkanı'nın en yakın akrabasıyla uğraşmak istemez, bundan kaçınır.

Anladığım kadarıyla Süleyman Demirel benim ifademden "Egebank yolsuzluğunda kendisinin de fiilen suçu olduğunu yazdığım" izlenimi edinmiş.

Elbetteki üzerine bir leke gelmesini istemeyecektir, bu nedenle gönderdiği açıklamayı aynen yayınlıyorum:

Sabah Gazetesi Yazıişleri Müdürlüğü'ne

Gazeteniz 6. sahifesinde Can Ataklı imzalı yazıda "Egebank olayında dolaylı da olsa Demirel'in yakın ilgisi var görünüyor" şeklinde bir ifade kullanılmıştır.

Bu, yazarınızın hayal hanesinin mahsülüdür.

Ne dolaylı, ne dolaysız ne Egebank olayı ile ilgili ne de başka olayla hiçbir ilgim yoktur.

Bilginizi rica ederim.

Süleyman Demirel

 Tek sorum var; hepsini anladım, ne dolaylı ne dolaysız, ne Egebank olayı ilgili, buraya kadar tamam. "..ne de başka olayla ilgili hiçbir ilgim yok" ne anlama geliyor? Başka olaydan söz eden yok ki..

* * *

 Can Dündar

Bir Kontrgerilla klasiği

Taylan Özgür cinayetinin faillerini bilen Talat Turhan konuştu: "Katillerin ismini sadece MİT Başkanı'na söylerim."

"Taylan Özgür dosyası"nın kapağını geçen hafta açmıştık.

"1968 hareketinin ilk faili meçhul cinayeti" sayılan bu saldırı, Taylan Özgür'ün kız kardeşi Hale Yazıcı'nın CHP kurultayında Hasan Fehmi Güneş'e kardeşinin katillerini sormasıyla 31 yıl sonra yeniden gündeme gelmişti.

Yazıcı, katillerin adını emekli Yarbay Talat Turhan'ın bildiğini ve İçişleri Bakanı olduğu dönemde Hasan Fehmi Güneş'e ilettiğini söylüyordu.

Talat Turhan'la yazı yayımlandıktan sonra konuşabildim.

Onun anlattıkları, Hale Yazıcı'nınkinden değişik, ama en az o kadar ilginçti.

Şöyle anlatıyor Talat Turhan:

"1976 yılı başlarıydı. CHP'li Süleyman Genç'in evine bir bomba kondu. Tipik bir kontrgerilla eylemiydi. Olayı aydınlatabilmeleri için CHP'ye yardımcı olmak istedim. Bu amaçla Ankara'ya gidip Başbakan Ecevit'in özel kalem müdürü Galip Uzun'la gece evinde buluşup elimdeki kontrgerillaya dair bazı resmi belgeleri gösterdim. Bu belgelerde kanuni statüye tabi olmayan bu örgütün yeraltı şeması, operasyon talimnamesi, ayaklanmaları bastırma ya da darbeleri kışkırtma yöntemi vs. vardı.

Ga­lip Uzun, belgeleri Başbakan'a göstermek üzere aldı, sonra fotokopilerini çektirip verdi. Verirken de 'Başbakan konuyu bir de Deniz Baykal'a anlatmanızı rica ediyor' de­di. 'Memnuniyetle' dedim. Baykal'la da buluşup 3-4 saat ona da anlattım. Baykal, 'Bize bu konuda bir rapor hazırlar mısınız' diye sordu. Hemen 9 sayfalık bir rapor hazırlayıp 1 Mayıs 1976 günü teslim ettim. O raporda ülkenin na­sıl 1980 darbesine sürüklendiğini haber veriyordum. Dikkate alsalar belki darbe olmazdı. Almadılar.

"Aradan bir yıl geçti. Hasan Fehmi Güneş İçişleri Bakanı olunca Baykal'ın önerisiyle benimle görüşmek istedi. Makam odasında, Uğur Mumcu'nun da bulunduğu bir toplantı yaptık. Baykal toplantıda yoktu. Ertuğrul Günay ise bir dakika girip çıktı. Ben o toplantıda Güneş'e terörün boyutlarını anlatırken, bir örnek olarak Taylan Özgür cinayetinden söz ettim: 'Bakın, ilk siyasi cinayet budur. Benim saptadığım iki failinden biri asker, diğeri polistir. Bunlar ilmeğin ucu, çekerseniz düğümü çözersiniz' dedim. İsimleri de Bakan'a verdim.

"Bu isimleri saptamam tamamen tesadüftür: Cinayetin işlendiği yerde F.A. adlı bir tanıdığım oturuyordu. O, cinayete tanık olmuş. Üstelik tetiği çeken üsteğmeni daha önceden tanıyormuş. Bir süre sonra ona bu cinayeti itiraf ettirmiş. Daha sonra da cinayetteki ikinci ismi söyletmiş. Ben F.A.'yı mahkemede tanıklığa ikna etmiştim. İktidar bastırsa belki çözmek mümkün olacak, hatta 'devlet içindeki devlet' o aşamada açığa çıkarılabilecekti. Olmadı.

"Hasan Fehmi Güneş, isimleri benden aldıktan üç-dört ay sonra faillerden polis olanın izini Trabzon'da bulduklarını söyledi: 'Pol-Der'li bir komiser çıktı' dedi. Sonra da kendisi bakanlıktan, partisi iktidardan ayrıldı zaten..."

Talat Turhan, CHP'nin olayın üstüne gitmeye gücünün yetmediği kanısında... Ecevit'in, -tıpkı Özal gibi- kendisine kurşun sıkanların bile üzerine gidemediğini anımsatıyor.

Taylan Özgür'ün katillerinin ismini neden açıklamadığını sorduğumda da "Bu konuda iktidar duyarlılık göstermiyor, basın ve kamuoyu duyarlılık göstermiyor, benim gibi yıllardır bu konuyla uğraşan 76 yaşında bir adamdan ispatlayamayacağı bir iddiayı ortaya atması bekleniyor" diye sitem etti. Sonra da "Türkiye'de bu ismi bir tek kişiye açıklarım" dedi:

"MİT Başkanı'na... Başbaşa bir görüşmede... Sırf kayıtlara girsin diye... Yoksa sonuç çıkması zaten mümkün değil..."

Turhan'a "Peki üsteğmeni daha sonra izlediniz mi" diye sordum:

"İzledim tabii" dedi; "yükseleceği kadar yükseldi..."

* * *

Hale Kıyıcı'nın Dilekçesi: 2006

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ SAYIN BAŞKANLIĞI’NA DİLEKÇE KOMİSYONUNA SUNULMAK ÜZERE

KONU :Araştırma Komisyonu kurulması dileğidir.

 OLAY :23.09.1969 yılında öldürülen kardeşim Mustafa Taylan Özgür’ün katil veya katillerinin bulunması hakkında dilekçemdir.

AÇIKLAMA :

 1- 08.09.2006 tarihinde TBMM Başkanlığına sunduğum, 02.10.2006 tarihli elektronik başvurum üzerine bana gönderilen cevabi yazıda ;”TBMM İçtüzüğü uyarınca Meclis araştırması yapılabilmesi için Hükümet,siyasi parti grupları veya en az yirmi milletvekili tarafından Başkanlıktan bir önerge ile istenmesi ve açılıp açılmamasına da Genel Kurulun karar vermesi gerekmektedir” açıklaması üzerine sair haklarım saklı kalmak üzerine işbu dilekçemin Sayın Başkanlığınızca , “Dilekçe Komisyonu “ na sunulması ve gereğinin yapılması için dilekçemin işleme alınması istemidir.

OLAY :

 1- Sayın Dilekçe Komisyonu üyeleri, Beyazıt Meydanında kurşunlanarak öldürülen kardeşim, ODTÜ öğrencisi Mustafa Taylan Özgür’ün ölümü ve öldürülüş şekli,katili/katilleri konusunda kamu oyunda yankı yapan yayım/eylem vs hakkında bilgi/duyum sahibi olduğunuzu umuyor,yöneticilerimiz olduğunuzdan en azından bu bilgiye sahip olduğunuzu sanıyorum. . Kardeşimin ölümünden nice sonra ortaya bir katil zanlısının çıkarıldığını, İstanbul Adliyesinde yargılandığını ve delil yetersizliğinden beraat ettiğini de bilginize sunuyorum.

 2-Aradan yıllar geçtikten ve yaramız küllenmeye başladığı bir dönemde devlet kademelerinde görev yapmış,Amerika’da eğitim almış istihbaratçı Emekli Yarbay Talat Turhan 28.11.1990 tarihinde İstanbul Gazeteciler Cemiyetinde yaptığı bir basın toplantısında kardeşim,Mustafa Taylan Özgür’ün katilini bildiğini,bununla ilgili dosya hazırladığını ve bu dosyayı da dönemin CHP’li İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’e verdiğini, verdiği sırada aynı odada Deniz Baykal, Ertuğrul Günay, Gazeteci-yazar Uğur Mumcu’nun bulunduğunu açıkladı Israrlı sorularım karşısında “Benim korumalarım yok !

 Açıklayamam, ben görevimi yaptım.Yetkililer gereğini yapmadı ise benim ne suçum var.O üsteğmen şu anda üst düzey bir asker” diyerek adını vermemekte diretti. Bugüne kadar tüm ısrarlarımıza rağmen bu “ÜST DÜZEY GENERAL ”in adını öğrenemedik. Talat Turhan’ın bu iddiasına göre ; İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinde adı verilmeyen bir general rütbesine ulaşmış general yerine başka bir şahıs yargılanmıştı. Kimdi bu üst dereceli general, bilmiyorduk. Talat Turhan birilerine iftira mı atıyordu? Bunun da soruşturması yapılmıyor, suskunlukla geçiştiriliyordu. Bu size bize,her kese garip gelmiyor mu? Militarizmin hakim olduğu bir ülkede mi yaşıyoruz? Suç işleyenin cezasını bulacağı bir ülkede miyiz,yoksa değil mi?

 3-Bu bilgi üzerine İçişleri Bakanına dosyayı verdiğini iddia ettiği sırada aynı mekanda bulunan Uğur Mumcu ile görüşmek üzere Ankaraya geldim. Ve Uğur Mumcu ile görüştüm. “Komutan !” diye hitap ettiği Em. Yrb.Talat Turhan ile telefon görüşmesi yaptı ve bana merak etmememi,gerekeni yapacağını söyleye rek beni teselli etti. Talat Turhan’ın açıklamaları Milliyet gazetesinde Melih Aşık’ın köşesinde ve takip ettiklerim arasında Taha Kıvanç/Fehmi Koru ,Can Dündar,Can Ataklı Hasan Cemal,Rafet Ballı,Erbil Tuşalp,Kutlu Esendemir,’in köşelerinde yer aldı. Ayrıca ,basım tarihi 1999 olan Talat Turhan’ın “Çeteleşme “ isimli kitabında da yer aldı. Amerika’da eğitim almış bir kariyere sahip ve Kontr-Gerilla konusunda kitapları olan bir istihbaratçı olarak kamu oyunda bilinen bu kişinin iddiası ,kardeşim Mustafa Taylan Özgür’ün katilinin o dönemde üsteğmen rütbesindeki bir kişi olduğu ve basın toplantısının yapıldığı dönemde de “üst düzey bir general olduğu” şeklindedir. “Devlet Cinayet işlemiştir” cümlesine kitabında da yer veren bu Em.Yarbay’a şimdiye kadar Genel Kurmay!da dahil kimse hesap sormamıştır,veya soramamıştır.

 4-Yazılı her yayının daha matbaadan çıkarken belli sayıda Emniyet Birinci Şubeye ve Basın Savcılığına götürüldüğü şeklinde bir bilgiye sahibim. Ayrıca bu kitap kamu oyuna sunulduğuna göre bu iddianın savcılıkça TCK.ilgili hükümlerine göre ihbar olarak kabul edilerek demokratik bir ülkede belli bir soruşturmaya ve kovuşturmaya neden olmasını bekliyor ve diliyorum. İddia sahibi ortada iken, bunun ciddiye alınması gerekir diye düşünüyorum. Kişi orduda görev yapmış,Yarbay rütbesine kadar ulaşmış, MSB Özel kalem müdürü olarak çalışmış ve emekli olmuş, kitapları bulunan ABD’de eğitim görmüş bir istihbaratçıdır. İddiasını mantık sırasına göre özetlemek gerekir ise; Kardeşim Mustafa Taylan Özgür’ün katili , (1) ordu mensubu ve o dönemde üst teğmen rütbesinde bir subaydır.(2) bu basın toplantısının yapıldığı tarihte de üst düzey bir general’dir.

 Sonuç; Genel Kurmayda cinayet işlemiş ve general rütbesine kadar yükselmiş bir katil vardır. Ve Talat Turhan’ı açıklamaktan korkutan da budur. Ayrıca şimdiye kadar bu konuda soruşturma yapılamamasının sebebi de bu üst düzey generalin bizce bilinmeyen ama onu korkutmaya yeten ismidir. Yargılanması gereken bir şahsın –ki Sivil yargıda kardeşimin bir katil zanlısı yargılanmıştır- General rütbesine kadar yükselmesini ve yargılanamamasını ve tüm çabalarımıza rağmen ortaya çıkarılamamasını benim de bir asker kızı olarak kabul edememem gibi , kamu oyunda en güvenilir bir kurum olarak tüm anketlerde çıkan ordumuza da mal etmek içimden gelmiyor.

 Ancak,gerçeğin yakıcılığını da arıyor ve araştırmaya da sonuna kadar tüm engel ve tehditlere rağmen yürümette kararlı olduğumu da belirtirim. Sizden dileğim, bu iddiayı ciddi bulup gereğinin yapılmasını ve bu kişinin iddialarının doğru olup olmadığının araştırılması konusunda bir şaibenin yada iddianın doğruluğunun aydınlatılması için var olan yetkilerinizi kullanmanızdır. Bu son merci olarak başvurumdur. Ulusal onurumu inciteceğini bildiğim dış basın, yayın ve yargı organlarına başvurmak zorunda kalmayacak kadar özgür bir ülkede yaşamadığımı ama bu özlemi taşıdığımı bilerek gereğinin yapılması için sizi cesarete davet ediyor ve her hal ve şart altında gerçek suçluların kimliği kişiliği ne olursa olsun yargılanması gerektiği inancı ile Sayın Komisyonunuza başvuruyorum.

 Saygı ile…

HALE ÖZGÜR KIYICI

* * *

Can Dündar:

1968 hareketinin ilk faili meçhul cinayetinde kritik soru: "İlk kurşun"derin devletin işi miydi?

 CHP kurultayında tam Hasan Fehmi Güneş konuşurken bir kadın kürsüye doğru yürüdü ve "tam bağımsızlıktan" söz et­mekte olan Güneş'e doğru bağırdı:

"Bağımsızlık uğruna ölen Taylan'ın dosyasını neden sakladın? Taylan'ın katili nerede?"

Güneş bir an durdu, o sırada genç kadını apar topar uzaklaştır­dılar.

Kurultay'ın tozu dumanı arasında genç kadının feryadı anlaşı­lamadı.

Adı: Hale Kıyıcı'ydı.

1968 hareketinin ilk faili meç­hul cinayetine kurban giden Taylan Özgür'ün ablasıydı.

Taylan Özgür emekli bir binbaşının oğluydu. ODTÜ öğrencisiydi. 1969 yılının 23 Eylül günü İstanbul Üniversitesi öğrenci birli­ğinin Beyazıt'taki kongresi sırasında arkadan kurşunlanarak öldürülmüştü.

O yıla kadar belli bir noktada tutulan şiddet, Vedat Demircioğlu ve Taylan Özgür cinayetlerinden sonra birden dozunu ar­tırmış ve 70'lerin başında 12 Mart'la sonuçlanacak kanlı perde böyle açılmıştı.

Peki bu perdeyi açan ve ülkeyi bir darbeye götüren kurşunu kim, hangi amaçla sıkmıştı?

Bu soruyu yanıtlayabilmek için Özgür'ün katilini bulmak gerekiyordu.

Aslında Taylan Özgür'ün katili olarak Lisan Çakıcı adlı bir polis memuru yargılanmış, ancak kimi öğrencilerin ve tanıkların anlatımları arasındaki çelişkiler nedeniyle delil yetersizliğinden beraat etmişti.

İşte o gün bugündür, yani tam 31 yıldır Hale Kıyıcı, kardeşine kurşun sıkan ismin peşindeydi.

Aradığı ipucunu, 1990 yılında emekli Yarbay Talat Turhan vermişti.

"Kontrgerilla uzmanı" sayılan Turhan bir söyleşide "derin devlet"in eylemlerini anlatırken Özgür'ün öldürülmesini örnek vermiş ve şöyle demişti:

"1978'de Hasan Fehmi Güneş'in İçişleri Bakanı olmasının ertesi günü Taylan Özgür'ün dosyasını kendisine verdim."

Turhan'a göre bu dosyada Özgür'ü bir polisin değil, bir üsteğmenin öldürdüğü yazılıydı. Dosya, Bakan'a verildiğinde odada 3 kişi daha vardı: Deniz Baykal, Ertuğrul Günay ve Uğur Mumcu...

Turhan bunları anlattıktan sonra Özgür'ün ablası Hale Kıyıcı kendisine bu üsteğmenin kim olduğunu sormuş ve onun -1990 itibarıyla- orduda üst düzeyde görev yapan bir general olduğunu öğrenmişti. Ancak Turhan bu ismi açıklamaya yetkili olmadığını söylüyor, Kıyıcı üsteleyince de şöyle diyordu:

"Olayı delillendirmek içişleri Bakanı'nın sorumluluğunda... Ben Hasan Fehmi'yi de eleştiremiyorum. Çünkü bu örgüt, devlet içinde devlet... Çözmeye siyasilerin gücü yetmiyor..."

Hale Kıyıcı, kardeşinin katilini bulabilmek uğruna bu dosyanın peşine düştü; ancak 10 yıl uğraşmasına rağmen bir sonuç alamadı.

Sonunda dosya verildiğinde odada bulunduğu söylenen tanıklardan üçünü; Deniz Baykal, Hasan Fehmi Güneş ve Ertuğrul Günay'ı birarada bulabileceği bir yere, yani CHP kurultayına gitmeye karar verdi ve aklındaki soruyu Hasan Fehmi Güneş kürsüdeyken haykırdı.

Ancak kritik soru, "tam bağımsızlık" lafları arasında yine yanıtsız kaldı.

Kurultayda konuştuğum Hale Kıyıcı, bu duruma isyan ederken gözyaşlarını tutamıyordu. Kardeşinin katillerini bilenlerin susmasına, 12 Mart'ta kendilerine işkence yapan kimi isimlerin salonda "Genel Sekreterlik" düşü kurmasına, Özgür'e kurşun sıkanların halen görevde olması­na isyan ediyordu.

Güneş'in, Baykal'ın, Günay'ın ve Turhan'ın duruma mutlaka bir açıklama getireceklerini söyledim; tatmin olmadı.

"N'olur İspanya örneğini inceleyin" dedi ayrılırken;

"... derin devletin içinden sosyal demokratlar çıktı orada..."

 * * *

TAYLAN ÖZGÜR'Ü KİM ÖLDÜRDÜ?

..........

 Hale Kıyıcı'nın ağabeyi Taylan Özgür ODTÜ öğrencisiydi. 23 Eylül 1969 tarihinde İstanbul'da öldürüldü. Kendisi 'sol' kimlikli olduğu için kâtili 'sağ'da aranmıştı. Ancak, şimdi, Hale Kıyıcı'nın çabalarıyla gerçeğin yüzündeki maske aralanmakta: Taylan'ı o zamanki rütbesi üsteğmen olan bir subay ile Pol-Der üyesi bir komiser öldürmüş... Pol-Der, 12 Eylül öncesine damgasını vuran sol-sağ kavgalarında, 'sağcı' Pol-Bir'e karşı kurulmuş, 'solcu' polis meslek örgütüydü...

 Şimdi size daha garip bir bilgi aktaracağım: Taylan Özgür'ü öldüren o iki kişinin isimleri de biliniyor aslında; ancak bilenler kimselere söylemiyorlar... 'Kontr-gerilla' konusunu ilk kez gündeme getirenlerden, 12 Mart mağduru, emekli Kur. Alb. Talat Turhan biliyor sözgelimi; cinayet mahalline bakan bir binada oturan ve olanı baştan sona izlemiş bir arkadaşı Talat Bey'e gördüklerini anlatmış... 1991 yılında, bir sohbet toplantısında, Talat Turhan, Taylan Özgür'ü öldürenleri bildiğini, ancak isimlerini açıklayamayacağını söylemiş...

 Olayı bilenlerden biri de Hasan Fehmi Güneş... Talat Turhan görgü tanığının kendisine anlattıklarını içişleri bakanlığı sırasında Hasan Fehmi Güneş'e aktarmış... Güneş o bilginin üzerine yatmış...

 En garibi ise konuyu ve kâtillerin isimlerini bilen üçüncü kişi: Uğur Mumcu... Olayın ardına düşen Can Ataklı yazdı (23 Eylül 2000): Dosyanın bir kopyasının Uğur Mumcu'ya da verildiğini öğrenince ona gitmiş Hale Kıyıcı. "Uğur abiye, Taylan'ın ölümüyle ilgili bir dosya varmış, size de verilmiş diye sordum. Hiçbir şey söylemedi. Kalktı, bir yere telefon etti. Bir şeyler konuştu. 'Tamam komutan' dedi telefonu kapattı. Sonra bana döndü, 'Üzülme, her şey zamanı gelince ortaya çıkacak' dedi. Sonra biliyorsunuz, öldürüldü."

 Ne kadar ilginç, değil mi?

 Olayı bir daha özetleyeyim: Üzerinden 31 yıl geçmiş bir siyasi cinayetin fâillerini bilen kişiler var aramızda. Bunlardan biri bir gazeteciydi... Diğeri kontr-gerilla konusunu işleyen kitaplar yazan bir emekli kurmay subay... Öteki ise içişleri bakanlığı yapmış, CHP'ye lider olmak isteyen bir politikacı... Biri hayatını siyasi cinayette kaybetti; ikisi de konuşmamayı tercih ediyorlar...

 Acaba neden? Belleğinin gücüyle ünlü Hasan Fehmi Güneş, "O günlerde bana çok sayıda ihbar mektubu veya dosya gelirdi, ciddi olan bütün iddiaların üzerine gidildi; Talat Turhan'la da yüzlerce kez görüşmüşümdür" demekle yetiniyor... Talat Turhan ise, basın toplantısı düzenleyerek, "Elinde belge bulunmadığı ve mahkemeye verilip tazminat ödemeye mahkum edileceğinden endişe duyduğu için iki ismi açıklayamayacağını" söyledi. Her ikisinin açıklamaları da çocuk bile kandırmayacak kadar sığ. Olayda görgü tanığı var; mahkeme için bu bile yeterlidir, ne hakaret davası yahu?

 Uğur Mumcu gibi eline gelen bilgileri fütursuzca sütununa taşımasıyla ünlü bir araştırmacı-gazeteciyi, kendisine ulaştırılan dosyaya ve ailenin "Yayınla veya açıkla" baskısına rağmen suskun kalmaya sevkeden ne olabilir?

 Bugüne kadar 'kontr-gerilla' konusunda onlarca kitap yayımlamış, konferanslar vermiş bir emekli subayı, muhtemelen 'kontr-gerilla' eylemlerinden biri olan Taylan Özgür cinayeti konusunda "Aman bana dokunmayın" tavrına sevkeden ne?

 Hale Kıyıcı'nın hışmını üzerine çektiği için CHP'ye genel başkan olamadığına inandığı halde kâtilleri açıklamak için kılını kıpırdatmayan Hasan Fehmi Güneş'i ne yapacağız?

 Herhalde siz de bu işte bir gariplik seziyorsunuzdur, ben ise bir kaşkariko olduğundan eminim. Peki, ama gerçek ne?

 Şöyle bir akıl yürütmeye ne dersiniz: 31 yıl önce bir siyasi cinayeti beraberce işlemiş bir subay ve bir polis söz konusu... İsimleri biliniyor bu adamların... İsimlerini bilenler muhtemelen tanıyorlar da onları... Tanıyorlar ve korkuyorlar... Tanıyorlar ve her ikisine (veya birine) duydukları saygıdan açıklamıyorlar... Tanıyorlar ve yolları sürekli kesiştiği için kendilerine (veya çevrelerine) zarar vermek istemiyorlar... Yoksa o iki ismin açıklanması yakın tarihe yeni gözle bakmayı getireceği için mi bu korku? Hangisi doğru?

 1969'un üsteğmeni bugün nerede, emekli oldu mu? 1969'un Pol-Der'li komiseri sağ mı? ..."TAHA KIVANÇ

 

* * *

Yazar Tuncay ÇELEN

 Cumartesi, 23 Eylül 2006

 Herkes eteğindeki taşları dökmeli …

“TAYLAN ÖZGÜR” DOSYASI  AÇILMALIDIR.

Böyle kalır sanma devran

Yola devam eder kervan

Öldü Sinan, doğdu Taylan

Omuzladı silahını

Sinan Cemgil ve Taylan Özgür 68 devrimci hareketinin en sevilen isimlerinden ikisi. Deniz Gezmiş’in sevgili arkadaşları yoldaşları. Zorlu mücadele günlerinin ayrılmaz üçleri. Ölüm bile onları uzun boylu ayıramadı, kısa sürelerle yeniden biraraya geldiler.

Taylan Özgür 37 yıl önce 23 Eylul 1969 da İstanbul’da güpegündüz  herkesin ortasında  Beyazıt Meydanında “kontrgerillanın” tetikçileri tarafından kahpece öldürüldü.

Doğan çocuğuna, çok sevdiği Taylan’ın ismini koyan  Sinan Cemgil 30 Mart 1972’de Nurhak’ta yargısız infazla katledildi.

“Öldüğümde beni Taylan Özgür’ün mezarının yanına gömün” diyen Deniz Gezmiş, 6 Mayıs 1972’de hukuk dışı, öç almaya yönelik  siyasi bir kararla idam edildi.

Emparyalistlere ve işbirlikçiler, arkadaşlarımızın ölülerinden bile korktular.  Deniz’in, vasiyetine rağmen, Taylan Özgür’ün yanına gömülmesine izin verilmedi. Üç fidanın, Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in mezarlarının aralarına bile başka mezarlar konuldu. Uzun süre mezarlarının ziyaret edilmesi yasaklandı.

Ama halkın sevgisi yasakları deldi geçti.  Mezarları hergün ellerinde çiçekler, genç, ihtiyar, kadın çocuk yüzlerce kişi tarafından ziyaret ediliyor. Yıl 360 gün, yaz kış, bir gün bile mezarlarında güller, karanfiller eksik olmuyor. Bugün de 68’li arkadaşları katledilişin 37.nci yılında Taylan Özgür’ü, Cebeci Asri Mezarlığında  ziyaret edecekler.   Onlar, işçilerin, köylülerin, gençlerin emekçilerin bilinçlerinde ve yüreklerinde birlikte yürümeye devam ediyorlar. Sinan’ın oğlu Taylan da bugün 37 yaşında. Türkiye’de her yaştan binlerce adaşı var. Denizler gibi, İnanlar gibi, Ulaşlar, Mahirler gibi onbinlerce çocuğa verildi adları.

Ne yazık ki, dün Taylan Özgürleri, Sinan Cemgilleri katledenler; Deniz Gezmişleri asanlar; bugün onların adaşlarını aynı kirli yöntemlerle yok ediyorlar.

CIA’nın, 1952’den itibaren NATO’YA  bağlı tüm Avrupa ülkelerinde kurdurduğu  “ gladio” “kontr gerilla” “özel harp dairesi” her ne menem şey ise , bugünde çoluk çocuk, genç ihtiyar demeden katliamlarını ve provakosyanlarını sürdürmeye devam ediyor.

Türkiye bu yok olası habis uru, bünyesinde taşımaya daha ne kadar devam edecek ?

1969 da “Taylan Özgür”’ün katlinden doğrudan sorumlu olan bu cinayet  şebekesinin Türkiye uzantısının üzerine o gün gidilmedi. Tetikçilerden, İhsan Çakıcı “delil yetersizliğinden” serbest bırakılarak , yurt dışına kaçırıldı. “Cinayet Dosyası “ kapatıldı. Ama cinayetler sürdü, sürüyor. Çünkü “yılan” yaşıyor.

Dün olduğu gibi bugünde Amerikan emperyalizminin  ve işbirlikçilerinin çıkarları için  ülke geleceği ve  ülke gençliği feda ediliyor.

“Yılanın başı” ezilmeli, bu cinayetler sona erdirilmelidir. 

 Kapatılan, üstü örtülen  “Taylan Özgür” dosyası açılmadan, Susurlukta, Şemdinlide Diyarbakır’da bir görünüp bir kaybolan , “yılana” ulaşılamaz.  Bu konuda herkes bildiklerini açıklamalı, eteğindeki taşı dökmelidir.

1991 yılında, bir sohbet toplantısında, emekli albay Talat Turhan, Taylan Özgür'ü öldürenleri bildiğini, ancak isimlerini açıklayamayacağını söylemişti.

Dahası; "Kontrgerilla” konusunda yazdığı kitaplarla tanınan Talat  Turhan başka bie söyleşide "derin devlet"in eylemlerini anlatırken Özgür'ün öldürülmesini örnek vermiş ve şöyle demişti:

"1978'de Hasan Fehmi Güneş'in İçişleri Bakanı olmasının ertesi günü Taylan Özgür'ün dosyasını kendisine verdim."

Dosya, Bakan'a verildiğinde odada 3 kişi daha vardı: Deniz Baykal, Ertuğrul Günay ve Uğur Mumcu...

Uğur Mumcu bugün hayatta değil. O da , hala karartılmaya devam edilen  bir cinayet sonucu yaşamdan koparıldı.

Talat Turhan, Hasan Fehmi Güneş, Ertuğrul Günay ve Deniz Baykal hayattalar ve “sol” adına siyaset yapıyorlar. Demokrasiden, özgürlüklerden söz ediyorlar. Katliamları kınayan açıklamalar yapıyorlar . Ama, “Taylan Özgür” dosyasının yıllardır , karanlık köşelerde , tozlu raflarda, “mezara götürecekleri bir sır” gibi saklıyorlar. Neden ?

Herkes eteğindeki taşları dökmelidir. Bu dosyayı saklayanlar demokrasiden ve özgürlüklerden söz edemezler, “sol” adını ağızlarına bile alamazlar.

“Taylan Özgür Dosyası” açılmalı, cinayet aydınlatılmalıdır. Taylan Özgür cinayeti aydınlanmadan, Türkiye özgürleşemiyecektir.

 * * *

Radikal

37 yıllık yara

BMM'de Taylan Özgür cinayetini araştırmak için bir komisyon oluşturulması gündemde

ERTUĞRUL MAVİOĞLU

Taylan Özgür, 23 Eylül 1969 öğle saatlerinde İstanbul Beyazıt'ta bir arkadaşı ile birlikte yolda yürürken, yanında duran siyah bir otomobilin içine yaka paça sokuldu. Fakat onu yakalamak o kadar da kolay değildi, otomobilin diğer kapısından fırlayıp kaçmaya başladı. Olayın canlı tanıklarından gazeteci Can Ataklı'nın anlatımına göre, üzerindeki gömlek sıyrılmış, kırmızı renkli bir atletle koşuyordu. Birdenbire çevredeki herkesi yerine mıhlayan bir el silah sesi duyuldu ve Taylan olduğu yere yığıldı. Devlet radyosu bu cinayeti "Beyazıt'ta çıkan silahlı çatışma" diye duyurdu ama bu düpedüz yalandı. Gerçekse, sadece gençlik hareketinin üzerine ilk kanın sıçratılmış olması değil, aynı zamanda, yırtılan atar damardan boşalan kanın artık bir daha asla durdurulamayacak olmasıydı. Bu derin cinayetin, daha ilk günden üzerine sır perdesi örtülmüş olması ve aradan geçen 37 yıla karşın kaldırılamaması da bu yüzdendi. Şimdi TBMM'de bu cinayeti araştırmak için bir komisyon oluşturulması gündemde. Artık iyice zayıf düşmüş hafızalardan, ortadan kaybolmuş tanıklardan, bulanıklaş(tırıl)mış bilinçlerden çıkacak ipuçlarına bakılarak, bu derin cinayetin izi sürülecek; ne kadar becerilebilirse...

 

CIA kampanyası

 Doğacak çocuğuna Taylan adını koyarak yoldaşının anısını yaşatmaya çalışırken kendisi de kısa bir süre sonra Nurhak dağlarında yaşamını yitiren Sinan Cemgil'in, cinayetin hemen ardından ODTÜ'de yaptığı konuşmada dikkat çektiği iki noktanın altını bugün bizler de çizebiliriz. Birincisi, Taylan Özgür ODTÜ'ye provokatif bir ziyaret düzenleyen, Vietnam Kasabı lakabıyla da anılan ABD'nin Türkiye Büyükelçisi Robert Commer'n arabasını 6 Ocak 1969'da yakanların başını çekenlerdendi. Bu cüretkâr eylemi düzenleyenlere karşı kin tutulması ve acımasızca öç alınmış olması ihtimal dışı değildi. İkinci ve daha önemlisi, Taylan Özgür, Vedat Demircioğlu'nun bir yurt araması sırasında pencereden düş(ürül)erek ölümünden sonra kurşunla öldürülen ilk devrimciydi. Ve bu cinayetin hemen ardından faili meçhul cinayetlerin ardı arkası kesilmedi. Yani tam da Sinan Cemgil'in dediği gibi, "Türkiye'de CIA, artık bir adam temizleme kampanyası açmıştı" ve bu kampanya onyıllar boyu on binlerce gencin yaşamına mal olacaktı.

 Yapılan üstünkörü soruşturma sonucunda 1975 yılında Taylan Özgür'ün katili zanlısı olarak Lisan Çakıcı adlı bir polis memuru hakkında dava açılsa da, dava 1977'de beraatle sonuçlandı. Ailesi, katilleri bulma konusunda bütün umutlarını yitirmek üzereyken, Talat Turhan 1990'da bir basın toplantısı düzenleyerek olaya yeni bir boyut kazandırdı. Turhan'a göre cinayeti polis değil, artık generalliğe terfi etmiş bir üsteğmen işlemişti. Ayrıca bu cinayete ve katillerin kimliğine ilişkin bilgileri 1979 yılında dönemin içişleri bakanı olan Hasan Fehmi Güneş'e de bir dosya halinde vermişti. Turhan, bu dosyayı teslim ettiği sırada Güneş'in yanında Deniz Baykal, Ertuğrul Günay ve Uğur Mumcu'nun da bulunduğunu söylüyordu. Turhan, katillerin kimliğini neden açıklamadığı sorularını, "Delilim yok, açıklarsam ispatlayamayacağım için tazminata mahkum olurum" diye geçiştiriyordu.

'Mumcu biliyordu'

 Son derece bulanık olmasına karşın ortaya atılan bu ipucu, Taylan Özgür'ün ablası Hale Özgür Kıyıcı'yı yeniden harekete geçirdi. Eline geçen dosyaları haberleştirme konusunda cesaretiyle tanınan Uğur Mumcu'nun yanına gitti ve doğrudan sordu: "Katilleri neden gizliyorsun?" Mumcu bu soru karşısında önce sessiz kaldı, ardından telefonla Talat Turhan'ı aradı. Telefonu kapattıktan sonra yüzü gergin ama üslubu yumuşaktı; "Haleciğim bunlar ortaya çıkacak" dedi.

Kurşun yarası

 Taylan Özgür'ün hem annesi hem de babası, katillerin izini sürerken yaşama veda ettiler. Hale Kıyıcı, ailenin 37 yıllık acısını, "Emekli asker olan babam, bir gün kurşun yarasının verdiği ıstırabı tarif etti. Kabuk bağlasa bile yara içten içe acı vermeye devam edermiş. Asla gülemezmişsiniz, çünkü içinizdeki acılar, gülüşünüzü yüzünüzde dondururmuş. Annem ve babam, bu yüzden ölünceye kadar hiç gülemediler. Çünkü biz Taylan'dan sonra, sürekli canımızı yakarak varlığını hatırlatan bir kurşunla yaşadık" şeklinde anlatıyor.

Suç duyurusu

Hale Kıyıcı (Taylan Özgür'ün ablası): Taylan, Commer'in arabasını yakanlardandı. O olaya adları karışanlardan 26'sının bugün hayatta olmaması yeterince çarpıcı aslında. Ama bence Taylan'ın CIA tarafından hedef seçilmesinin çok daha önemli bir nedeni vardı. Taylan 1968 yılında Hüseyin İnan ve İbrahim Seven'in de aralarında bulunduğu bir grupla İran sınırından Molla Barzani'nin tarafına geçmişti. Henüz kimse El Fetih'e gitmemişti. Onların amaçları da gerilla eğitimi almaktı. İran'a giderken kılavuzluk etmesi için Van'ın Özalp ilçesindeki Anzaflıoğlu aşiretinden olan halamızın kocasının yanına uğramışlar. Eniştem ve oğlu grubun sınırı geçmesine yardımcı olmuş. Ancak Taylan, "Geri dönebiliriz, bizi bir gün bekleyin" diye tembih etmiş ve gerçekten de ertesi gün geri dönmüşler. Taylan enişteme, "Barzani hareketi, CIA patentli. Aklınızı başınıza alın. İran Şahı ile Barzani'nin fotoğrafları her yerde yan yana duruyor" demiş. Taylan'ın hedef haline gelmesinin nedeni Barzani hareketinin ABD ilişkilerini açıklaması diye düşünüyorum. Uğur Mumcu da böyle düşünüyordu.

 Biz 16 yıldır Talat Turhan'ın açıklamalarının ciddiye alınmasını istedik. Ama olmadı. Genelkurmay'a başvurdum. "Şemdinli'de hakimleri hizaya getirmek için birkaç bomba attırdım diyen Altay Tokat paşayla ilgili dava açtınız. Eğer iftira atıyorsa bir dava da Talat Turan'a açar mısınız?" dedim. Onun açıklamaları ordunun onurunu zedelemiyor mu? Hava Kuvvetleri Komutanı Faruk Cömert Paşa'ya mektup yazdım. Kardeş acısını çekmiş birisi benim halimden anlar sandım. Bu da işe yaramadı. Şimdi katilleri bildiği halde açıklamayan, Talat Turhan, Hasan Fehmi Güneş, Deniz Baykal ve Ertuğrul Günay hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunacağım.

İlgisi yok

Hasan Fehmi Güneş (İçişleri bakanı olduğu dönemde, Taylan Özgür hakkında kendisine verilmiş olan dosyadaki bilgileri saklamakla suçlanıyor): Talat Turhan bana sadece kendisinin başından geçenler konusunda bir dosya verdi. O dosyada Kültür Sarayı'nın yakılması, Marmara gemisinin batırılması gibi olaylara ilişkin bazı bilgi ve iddialar yer alıyordu. Zaten kısa süre sonra dosyayı Turhan'a iade ettim. Dosyanın Taylan Özgür'le uzaktan yakından ilişkisi yoktu. İddialar tamamen saçmalıktır. Taylan Özgür'ün ablası, benimle ilgili mesnetsiz iddialarından ötürü tazminata mahkûm oldu. Eğer bana katillerle ilgili bilgi gelseydi, ister general, isterse ne olursa olsun üstüne giderdim. Talat Turhan madem katili biliyor, madem böyle bir dosya var elinde neden kendisi açıklamıyor?

 * * *

Hale Özgür Kıyıcı / İki elim daima yakalarında olacak

 Cumhuriyet Gazetesi'nin imtiyaz sahibi ve başyazarı İlhan Selçuk, “Ben işkencecilerimi affettim” diye yazdı. Bu sözlere en çarpıcı tepki, 1969 yılında İstanbul Üniversitesi önünde katledilen, '68 kuşağı öğrenci liderlerinden Taylan Özgür'ün ablası Hale Nur Özgür Kıyıcı'dan geldi. Kıyıcı, Selçuk'a yazdığı mektupta “Ben affetmedim” diye tepki gösterdi. '68-'71 devrimci kuşağını yakından tanıyan, 38 yıldır adalet mücadelesi veren Kıyıcı, işkenceciyi affetmenin katilleri de affetmek anlamına geleceğini belirtti.

 Hale Nur Özgür Kıyıcı'ya Bodrum'daki evinde konuk olduk. 19 Haziran 1971'de, eşi Avukat Lütfi Kıyıcı ile birlikte, “Kırmızı Aydınlık” davasından tutuklanan; Kartal, Maltepe, Selimiye ve Sağmalcılar cezaevlerinde yatan Hale Kıyıcı'ya katliamı, dönemi, 38 yıllık adalet mücadelesini ve İlhan Selçuk'u sorduk. “Katillerin peşini bırakmayacağım” vurgusunda bulunan Kıyıcı, “Artık İlhan Abi benim tanıdığım İlhan Abi değil. Belki geçmişte de değildi, ben yanlış tanımışım” dedi. Kıyıcı, “Ben sosyalizme inanıyorum” şeklinde konuştu.

 Kardeşiniz Taylan Özgür'ün katliam davası, Türkiye'nin yakın tarihinin ilk “faili meçhulleri” arasında bulunuyor. Faili meçhul cinayet ne anlama geliyor?

 Şimdi faili meçhul derken, hukuken faili bilinmeyen kişi. Ama Taylan'da böyle bir şey yok, faili biliniyor. Yani, en azından 1990 yılından itibaren biz biliyoruz. '90 yılında, Talan Turhan'ın Gazeteciler Cemiyeti Lokali'nde yaptığı bir basın toplantısında, Taylan'ın katilinin, 1969'da üsteğmen olan ve 1990 yılında da halen görevde olan üst düzey bir generalin olduğunu öğrendik. Daha önce bilindiği gibi Lisan Çakıcı adlı bir polis memuru yakalandı, yargılandı. Ama bu adam, Türkiye'de kendisini 'sol'cuyum diye adlandıran bazı insanların yapmadıkları tanıklıklar sayesinde beraat etti. Ve sonuçta Taylan'ın dosyası 'faili meçhullere' katıldı. Ama bu dosya, '90 yılından itibaren faili bilinen konumunda. Ve 17 yıldır, Talan Turhan bu üst düzey generalin ismini açıklamıyor. Biz Talat Turhan'ı bu konuda zorladığımız zaman bize, “Ben, dosyayı 1978 yılında H. Fehmi Güneş'e teslim ettim” diyor. Ve tanık da gösteriyor; Turhan, “Dosyayı Fehmi Güneş'e verdiğim sırada odada Uğur Mumcu, Ertuğrul Günay ve Deniz Baykal da vardı. Ben üsteğmenin kim olduğunu bildiren dosyayı teslim ettim, ben görevimi yaptım” dedi. Bununla ilgili hiçbir dava açılmadı. 17 yıldır biz bu üst düzey generalin kim olduğunu soruyoruz. Genelkurmay Başkanlığına, Meclis Başkanlığı'na her yere baş vurular yaptık, bir sonuç alamadık. Yani, faili meçhul değil, bu katliamın faili biliniyor, diğerleri gibi. Talat Turhan'ın “çeteleşme” kitabında da bu bölümü anlatan sayfalarında aynen şöyle geçiyor, “devlet cinayet işlemiştir.” Harp okulundan '64-'65 mezunu olan ve '90 yılında üst düzey general olan bütün herkes benim gözümde zanlıdır. Bu kadar açıktır. Burada bir düğümü çözdük aslında. Ve benim amacım, sadece kardeşimin katilini bulmak değil. Bir delil bulduk ve bu delilin ucunda da belki diğer faili meçhullere de ulaşacağız.

 Turhan, '90 yılına kadar neden sustu?

 Taylan'ı öldürdüğü söylenen polis Lisan Çakıcı, yurt dışına kaçırıldı ve “cinayet dosyası” kapatıldı. İlsan Çakıcı bir tetikçi miydi? Yoksa azmettiricileri saklamak için öne sürülmüş bir piyon muydu?

 Lisan Çakıcı; katil miydi, değil miydi? Bu adam gerçekten Taylan'ın vurulduğu sırada orada olan bir kişi, katili de tanıdığından eminim. Ve bu adam sürekli kollandı. Adamın polislikten atıldığı söylendi, adamı Kumkapı temizlik işlerinde personel şefi olarak gördük. Temizlik işleri şefliği yapamaz dedik. Çünkü, akli dengesi yerinde mi değil mi diye adamı Bakırköy'e yatırmışlardı dava sürerken. Daha sonra Sarıyer itfaiye memuru yaptılar. Yani sürekli kolladılar bu adamı. Talat Turhan'ın açıkladığı, '90'larda üst düzey general olan kişi şu an belki aramızda dolaşıyor. Ve devlet de bunu biliyor. Başka bir şey de Turhan, '90 yılına kadar neden sustu? Lisan Çakıcı'nın yargılandığı dava 77'de bitti. Lisan Çakıcı, olayı örtbas etmek için öne sürülmüş bir şahısdır.

 Gençler için CIA ölüm fermanı verdi

 Taylan, 6 Ocak 1969'da Amerikan elçisi Kommer’in makam arabasını ODTÜ’de yakan devrimci gençlerden biriydi. Bunun için hedef alınmış olabilir miydi? Keza Lisan Çakıcı'nın cebinden, Kommer'in arabasını yakanların bir listesinin çıktığı söyleniyor...

 Evet. Vietnam kasabı Kommer'in arabasını yakan gençlerin çoğu öldürüldü. Ama, Lisan Çakıcı'nın cebinden Kommer davasından yargılanan 11 kişinin ismi çıktığı söylentileri yanlış. Çünkü, Lisan Çakıcı, 1975 yılında yakalandı ve bizim sayemizde Türkiye'ye getirildi. Çakıcı'yı, 1975 yılında Almanya Köln Konsolosluğu'nda görevliyken bulduk. Onu biz bulduk, devlet falan bulmadı. Devlet adamı zaten yurtdışına kaçırmış, hatta görevlendirmiş.

 Tabi Kommer'in arabasını yakılması olayından Taylan ve diğerleri bilinçli seçildi. Ama asıl önemli olan, 1969 yılında Meclis kürsüsünden, Tabi Senatör Haydar Tunçkanat, Kommer'in arabasını yakan 26 genç için CIA'nın ölüm fermanı verdiğini açıkladı. Bunlar o dönem Meclis konuşma zabıtlarında var. Yani Amerika, bu gençler için ölüm fermanı verdi ve uygulandı. Mesela Taylan'ın da beyninden öldürüldüğü yazılıyor bazen, bu da yanlış. Taylan, arkasından tek kurşunla, 2 metre 90 santimden, Karaciğer'e giren tek kurşunla öldürüldü. Ama Taylan kanamadan öldü. Çünkü Taylan saat yarım gibi vuruluyor ve iki buçuğu beş geçe Haseki Hastanesi'ne getiriliyor. İki saat zaman Beyazıt'taki Toplum Polisi Karargahı'nda Taylan'ı coplarla dövüyorlar. Morgta bütün vücudu simsiyahtı, cop izleri vardı. Bununla ilgili de İçişleri Bakanlığı'nı dava ettik ve bakanlık tazminata mahkum oldu.

 Araştırma komisyonu dilekçesi 315. sırada

 “Üst düzey bir general tarafından öldürüldü” açıklamasını nasıl karşıladınız?

 Ben bir vatandaş olarak, 2006 yılında TBMM Başkanlığına bir dilekçeyle baş vurdum ve Meclis araştırma komisyonu kurulmasını talep ettim. Meclis başkanlığı bana; “20 milletvekilinin imzasıyla ancak bu konuda bir önerge verilebilir” yanıtını verdi. Halbuki, Meclis başkanı direkt bunu dilekçe komisyonuna havale edip, bu konuda araştırma komisyonu kurulması için var olan yetkilerini kullanabilirdi, ama Bülent Arınç işi yokuşa sürdü. Ben de çıktım ortaya, 20 milletvekili arıyorum dedim. İlk olarak Ertuğrul Yalçınbayır aradı beni. Daha sonra Amasya Bağımsız Milletvekili Sayar aradı. Ve onun sayesinde 20 milletvekilinden imza alarak, Meclis başkanlığına sunduk. Şu anda dilekçe 315.sırada. Yeni hükumet kurulduktan sonra bakalım ne yapacaklar? Çok merak ediyorum, faili meçhule kurban gitmiş gazeteci Uğur Mumcu'nun eşi Şükran Güldal Mumcu da Meclis'e girdi. Bakalım, Güldal Mumcu, Meclis'te sadece el mi kaldırıp indirecek yoksa geçekten bir şeyler mi yapacak? Takip edeceğiz. Keşke Güldal Mumcu bağımsız olarak adaylığını koysaydı, çok daha onurluca olurdu.

 İlhan Selçuk'un cuntacı tavrı ülkeye çok zarar veriyor

 İlhan Selçuk, “ben işkencecilerimi affettim” diyerek bir yazı yazdı. Ve siz de “ben affetmedim” dediniz. İşkenceciyi affetmenin sonu katilleri de affetmek anlamına gelir dediniz. Ne anlama geliyor sizce Selçuk'un yazısı?

 Öncelikle belirteyim ki, ben o mektubu özel yazmıştım, yani internette ve şu ana kadar yayınlanan hiçbir gazeteye ben göndermedim, nasıl aldıklarını da bilmiyorum. Artık İlhan Abi benim tanıdığım İlhan Abi değil. Belki geçmişte de değildi, ben yanlış tanımışım. İlhan Abi'nin hala bu cuntacı tavrı bu ülkeye çok zarar veriyor, bundan eminim artık. Şimdi geçen gün Oktay Akbal'ın bir yazısı yayınlandı. Diyor ki, “CHP bizim CHP'miz değil.” Eğer CHP bizim CHP'miz değilse, niye CHP'ye oy verin diye Cumhuriyet Gazetesi haftalarca yayın yaptı? İlhan Selçuk, kendisi affedebilir. Türkiye'de affeden insanlar da olabilir. Ben, liboşlar diye anılan insanların affettiğini zannediyordum, ama yanılmışım. Esas biz içerden yıkıldık. İlhan Selçuk, Ziverbey günlerini nasıl unuttu? Gerçi kendisi o dönem pek işkence görmedi. Ama 12 Eylül'deki işkencenin haddi hesabı yoktu. O beş generalin yargılandığı günü ben inşallah göreceğim. Ömrüm inşallah yetecek ve bizler göreceğiz.

 DTP'li vekillerden faili meçhullerin aileleri çok şey bekliyor

 Taylan'dan sonra da bir çok defa siyasi cinayetler yaşandı ve hepsi “faili meçhul” olarak nitelendirildi. Özgür ailesinin 38 yıldır adalet arayışı sürüyor. Sizce adalet nasıl sağlanabilir?

 Benim adalete inancım kalmadı. Yani; bu ülkede adalet olsaydı, bir Adalet Bakanı kalkardı, var olan yetkilerini kullanırdı. Adalet Bakanı reysen bu konuda bir şeyler yapardı, Adalet Bakanı da böyle bir şey yapmadı. Veya bu ülkede hiç mi savcı yok? Ama diyeceksiniz ki savcılar da korkuyor. Doğru, Van savcısının başına gelenler gibi. Mesela Sacit Kayasu çıktı, adamı hemen görevden aldılar.

 Araştırma komisyonu dilekçenize CHP'li Berhan Şimşek ve Zülfü Livaneli imza vermedi. Neden?

 Bu imzayı direk ben toplamadım, Amasya Milletvekili Sayar topladı. Ve onların da sırf imzası olsun diye bir hafta dilekçeyi beklettiğini söyledi. Berhan Şimşek, grup kararı olmadan, yani Deniz Baykal izin vermedikçe imza atmam demiş. Berhan Şimşek'in formasyonu demek ki buymuş. Zülfü Livaneli de bir hafta boyunca bu dilekçeyi bekletti ve imza atmadı. Livaneli, “Ulaşa Ulaşa” türküsünü unutmasın, nasıl meşhur olduğunu unutmasın. Onu bu halk meşhur etti. Yazık diyorum sadece çok yazık...

 Meclis Genel Kurulu'nda 13 Aralık 2006'da yapılan oturumda bu önerge konuşuldu. Fakat, “sırası geldiğinde, gündemdeki yerini alacaktır” denildi. Sizce 38 yıllık bir bekleyişin sırası gelmedi mi?

 Şimdi bakın aslında Meclis'te herhangi bir grubu bulunan bir parti, grup bu konu için eğer müracaat ederse, bu dilekçe gündemin birinci sırasına gelir. Mesela, şimdi Meclis'te bağımsız ve DTP'li milletvekilleri bulunuyor ve grup oluşturdular. Bu konuda onlardan faili meçhule kurban gidenlerin aileleri çok şey bekliyor. Geçmiş dönemde, Meclis'te bulunan tüm partilerin hepsine faks çektim, yazı yazdım. Ama hiçbiri ilgilenmedi. Şimdi bekleyeceğim, eğer hiçbir şey çıkmazsa, AİHM'e gideceğim. Ve 550 milletvekilini dava edeceğim. Pardon DTP'liler hariç.

 Hala umudum var, sosyalizme inanıyorum

 Taylan’ın, 1968 yazında ODTÜ Stadyumu'na Hüseyin İnan ve diğer arkadaşları ile yazdığı 'DEVRİM' yazısı 38 yıldır silinmedi. Bu yazının macerasını hiç Taylan'dan dinlediniz mi?

 Nasıl yazıldığına dair, bir şey hatırlamıyorum, seneler geçti. Onlar zaten çok zeki çocuklardı, sadece laboratuvara falan gittiklerini hatırlıyorum arkadaşlarıyla. Ama önemli olan o yazı hala orada. Ve gençler, her sene o yazıyı yeniden yazıyor. Ve ben bu ülkede bir gün devrim olacağına inanıyorum, hala umudum var, sosyalizme inanıyorum. Bütün dünya insanlarının da sosyalist sistemle insanca yaşayacağına inanıyorum. Bunu başaracağımıza da inanıyorum. Bu dönemler bir geçiş süreci. Bu halk bir gün doğruyu ve dostunu anlayacak. Çünkü Denizler, Taylanlar, Sinanlar tüm çocuklar, ülkelerini gerçek anlamda seven insanlardı. Başka çıkarları yoktu. Şimdi ki, “vatan-millet-Sakarya” diyenlere inat, gerçek yurtseverdi onlar.

 Darbeci generaller yargılanmadan adalet mümkün değil

 '12 Eylül ve demokrasi', '12 Eylül ve adalet' deyince aklınıza ne geliyor?

 Benim aklıma ilk önce Erdal Eren geliyor, 17 yaşındaki bir çocuğun asılması geliyor. 12 Eylül işkencehanelerinde, üç ay işkencelere maruz bırakılan gencecik çocuklar geliyor aklıma, hücrede saçları bitlenen Mine geliyor aklıma. Şimdi düşünün, Almanya'da Nazi suçluları yargılanıyor hala. Şili'ye Arjantin'e bakın. Halk, işkencecilerini, katliamcılarını, darbecilerini yargılıyor. Bizde de adamlar hala tatil köylerinde, devlet koruması altında resim yapıyor... Darbeci generaller yargılanmadan Türkiye'de adalet, hak, hukuk mümkün değil.

 Muzaffer Tekin'in babası da aynıydı

 Susurluk, Şemdinli, Hrant Dink suikastı... Perde arkasından hep kontrgerilla çeteleri çıktı. Başbakanlar, Genelkurmay Başkanları, Emniyet Müdürleri, Valiler ise bu çetelere sürekli sahip çıktı. Bu nasıl bir ülke?

 Bu nasıl bir ülke biliyor musunuz? Geçenlerde Ümraniye'de bir evde cephanelik çıktı ve bir emekli yüzbaşı Muzaffer Tekin tutuklandı, hapse girdi. Muzaffer Tekin'in babası Raci Tekin de 1969 veya 1970 yılında gazeteci İlhami Soysal'ı kaçıran adamdı. Osmanlı'dan beri bu İttihat ve Terakki'ci gelenek sürüp gidiyor. Her yan çete doldu. Ve bu çeteler devletle iç içe geçmiş. Devlet vatandaşa hesap vermeli.

 Devlet tüketti, biz ürettik

 İstanbul'a gelmeden bir gün önce Taylan, ODTÜ yurtlarında otururken Sinan Cemgil'e, “çocuğun olursa ismini Taylan koy” demişti. Ve Sinan, çocuğunun ismini Taylan koydu. Sizin de çocuğunuzun ismi Sinan. Ve daha nicelerinin isimleri...

 Biz buna eşimle birlikte şu yanıtı veriyoruz; Devlet tüketti, biz ürettik. Devlet onları öldürdü ama onların yerine Taylanlar, Sinanlar, Denizler, İbrahim Kaypakkayalar doğdu. Benim de ilk çocuğumun ismi Sinan Taylan. Sinan Cemgil bir gün kaçak olduğu sırada, annemi hastanede ziyarete geldiğinde ben hamileydim. Ve Sinan giderken, benden çocuğuma ismini vermemi istemişti. Ve ben de seve seve ilk çocuğumun ismini Sinan Taylan koydum. Ve sırasıyla Cihan, İnan, Deniz, Elif, Burcu doğdu.

 Onlar güzel çocuklardı. Mesela kardeşim, çok yakışıklı bir çocuktu, kumraldı. Çok iyi İngilizce ve Fransızca biliyordu. İyi bir kürekçiydi, okulun basket takımındaydı. Zaten öldürüldüğünde de üstünde basket takımının atleti varmış. Taylan çok esprili bir çocuktu ve anneme çok düşkündü.

 Çocukluğundan beri paylaşımcıydı Taylan. Ve biz, babam subay olduğu için askeri kışlalarda büyüdük, Taylan oradaki haksızlıklara ve erlerin dövülmesine çok kızardı, üzülürdü. Tabi bu yetişme biçiminden de kaynaklı, annemiz ve babamız da öyleydi. Ama sistem bize ümmet olmayı öğretti.

 Yazılanlar, çizilenler gibi değil tarih

 Son olarak söylemek istediğiniz varsa...

 Herkese şunu söylemek istiyorum; Türkiye'nin geçmiş tarihini iyi araştırsınlar, okusunlar, sorsunlar. Çünkü; yazılanlar, çizilenler gibi değil geçmiş tarih. Ve gerçekten bir gün işçi sınıfının iktidarına inansınlar ve kendilerine güvensinler. Çünkü o sınıfla kurtulacağız. Artık bizim yaşımız geçti. Ama ben bile yapabileceğim işleri yaparım. Devrimcilere, sosyalistlere çok görev düşüyor.

 * * *

 68'liler Dyanışma Derneği:

'Hatırla Sevgili' tarzı dönem dizileri için kimileri hiç olmamasından iyi derken, kimileri de tarihin çarpıtılarak verilmesine karşı çıkıyor.... (Birgün Gazetesi:17 Kasım 2007)

» Yıllardır bu davanın peşindesiniz, bu dava sürecinde nasıl zorluklarla karşılaştınız?

 Bilinmesi gereken, anlamayanların anlaması gereken öncelik şudur; "kenarda dur kardeşim! Ne diye kurcalayıp duruyorsun. Kaderine razı ol, otur !" anlamına gelen bu antidemokratik tavır gösterenlerin sadece devrimciliği değil demokratlığı, vatandaş olma bilinci, insanlığı tartışılır. Ve onların çabaları beyhudedir. Durmayacağız. Yıllardır biz ailesine kenarda durmamızı söyleyenler, tehdit edenler, bir kazaya da bizim gideceğimizi söyleyenler de var. Bu söylem o derinlikte olanların...

Ayrıca bu sadece Taylan meselesi zannedenlere de açıkça söyleyeyim ki onlara acırım. Gizleyenler, bildiklerini söylemeyenler, önce tanıklık yapıp sonra cayanlar bilinmelidir ki onlar katillerin suç ortağıdır. Ağır mı oldu? Durmayacağım. Bu hep söylediğim gibi tüm faili meçhullerin failinin bulunması konusunda bir uğraştır. Burada, kontrgerilla konusunda bilgi, birikim sahibi, ABD'de istihbarat konusunda eğitim almış, MSB özel kalem müdürlüğü yapmış, ciltlerle kitap yazmış, konferanslar vermiş önemli bir isim olan birinin, Em. Yrb. Talat Turhan'ın açıkladığı, vermiş olduğu bir ipucu, önemli bir delil var. Bu açıklamanın takibinin bırakılmaması gerekir. Bırakmayacağız. Ayrıca benden sonra da vasiyetimdir çocuklarıma.... Susup oturarak; bunu yaparsam, gladyonun hışmına uğramış tüm ölülerimizin kemiklerinin sızlayacağına inanıyoruz.

» Talat Turhan'ın iddiası: Taylan'ı öldürenin şimdi üst düzey bir genaral olduğu... Türkiye'de hepimiz biliyoruz ki bazı şeylerin üzeri örtülmeye (açılmamak üzere) çalışılıyor. Dürüttüğünüz zaman ise başınıza ne geleceği belli olmuyor. Bu susmaların sebebi sadece bu mu acaba?

 1969'da üsteğmen olup, 1990'da üst düzey general olan birini bulmak hiç de zor değil! Biz ailesinin bu kadar beyanları varken Genelkurmay'ın susması ise çok anlamlı! Em. Yrb. Talat Turhan'ın bu iddiasını sorgulamı-yor/sorgulayamıyor olması ise çok çok düşündürücü! Üst düzey bir general katillikle-cinayetle suçlanıyor ve bir kurum susuyor. Kitabının 244. sayfasında "...Devlet cinayet işlemiştir. Taylan'ı vuran bir üsteğmendir. Şu anda da üst düzey bir generaldir. Ve yetkilerle donatılmıştır" diyerek ciddi bir iddiada bulunuyor. Em.Yrb. Talat Turhan bir istihbaratçıdır. Sokaktaki sıradan bir kişi değildir!

» Taylan'ı kimler öldürdü peki?

 Ben, Taylan'ın, Türk Gladio'su tarafından yok edildiğini düşünüyorum. Bu gladio, İtalya'da açığa çıkartıldığı gibi, derin devlete, derin NATO'ya ve doğrudan Amerika'ya bağlı bir örgüttür. Ve özel bir plan hazırlayarak Taylan'ı öldürmüşlerdir. Taylanlar, Denizler ve öldürülen diğer arkadaşlar bugün yaşamış olsaydı, Türkiye'nin manzarasının çok farklı olacağına inanıyorum. Pekçok devrimci gencin silahla tanışması bu olaydan sonra olmuştur. Gençlik, meşru müdafaa durumuna sokulmuştur. Bu eylemlerin içerisinde yer alan hepimiz, Taylan'ın yakın arkadaşları olarak, sıranın bize geleceğini düşünmeye başladık. Kimi arkadaşlarımız sırf bu nedenle silahlı eğitim almak için Filistin'e gittiler. Katil veya katiller yaşıyorsa, bunlar derin devletin kanatları altındadır. Talat Turhan, Taylan'ı bir üsteğmenin öldürdüğünü ve daha sonra bu kişinin, TSK içinde çok yüksek rütbelere ulaştığını iddia etti. 38 yıl aradan sonra bile, bu olay güncelliğini korumaktadır. Taylan Özgür cinayetinin aydınlatılması, demokrasi mücadelesinde Türkiye için çok önemli bir kazanım olacaktır. 12 Mart ve 12 Eylül karanlığı yırtılıp örtülü cinayetler aydınlatılmadan demokrasi ve özgürlük mücadelesinin başarıya ulaşması mümkün değildir. 12 Mart ve 12 Eylül darbecilerinden hesap sorulmalı, tıpkı Yunanistan'daki cunta liderleri gibi yargı önüne çıkartılmalıdır.

 

* * *

 Milliyet: 23 Eylül 2008

 Can Dündar

TAYLAN

Üniversite yıllarımda hemen her mitingde Nurhak türküsü söylenirdi. Türküde;

“Öldü Sinan, doğdu Taylan/ omuzladı silahını…” denirdi.

“Taylan” adını ilk böyle duymuştum.

Türküdeki “Taylan”, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun kurucularından Sinan Cemgil’in 12 Mart’ta Nurhak’ta öldürülmesinden kısa bir süre önce doğan oğlunun adıydı.

O da adını Taylan Özgür’den almıştı.

Taylan Özgür ODTÜ’lüydü. Emekli bir subayın oğluydu.

ABD elçisi Commer’in arabasını yakanlardan biriydi.

Sinan’ın yakın arkadaşıydı.

1969’da İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği seçimine gitmek için Ankara’dan ayrılmadan önce ODTÜ yurtlarında otururlarken Sinan’a “Gidip dönmezsem, doğacak çocuğunun adını Taylan koy” demişti.

İstanbul’da Beyazıt Meydanı’nda polis kurşunuyla öldürüldü.

Cenazesi ODTÜ yurtlarına getirildi. Commer’in arabasının yakıldığı yerde bir tören yapıldı. Üniversitenin sireni çaldı, bayrağı yarıya indirildi. Hep bir ağızdan “Mustafa Kemal andı” tekrarlandı.

Onu ölüme uğurlayan arkadaşı Sinan Cemgil konuşmasında “Taylan’ın ikinci kurtuluş savaşının ilk kurşunlanan devrimcisi” olduğunu söyledi.

Arkadaşlarının, onu ODTÜ’ye, “İlim ağacı”nın altına gömme talepleri reddedildi.

Ve Taylan Özgür, binlerce öğrenci tarafından asri mezarlığa defnedildi.

Son yıllarda ortaya çıkanlardan anlıyoruz ki, bu cinayet, sonradan kopacak kıyameti haber veren bir işaret fişeğiydi.

Ondan önce de silahlı saldırılar, kanlı çatışmalar, ölen gençler olmuştu, ama öğrenci isyanının tırmandığı 1969’da, o direnişi kırmaya yönelik ilk “derin devlet faaliyeti”, sanırım Taylan Özgür cinayetiydi.

Kurşunu sıktığı iddia edilen polis memuru, 1975’te yurt dışında konsolosluk görevlisi olarak bulunmuş, Ecevit’in Başbakanlığı döneminde Türkiye’ye getirilip yargılanmış, beraat etmişti.

1990’da emekli kurmay Yarbay Talat Turhan “Türk gençliğine ilk kurşun, 1969’da Taylan Özgür’e biri polis biri subay olmak üzere iki kişi tarafından sıkıldı” iddiasını attı ortaya… “Devlet cinayet işledi” dedi.

Sonradan ayrıntıları kendisine sormuştum.

Bir tanıdığının cinayete tanık olduğunu, tetiği çeken üsteğmeni tanıdığını ve kendisine itiraf ettirdiğini söylemişti.

Konuya ilişkin dosyayı İçişleri Bakanlığı’na vermişti, ama Bakan ilgilenemeden hükümet devrilmişti.

Önceki yıl sonu, cinayetin aydınlatılması için bir deneme daha yapıldı. Meclis’te Taylan Özgür için bir araştırma komisyonu kurulması gündeme geldi.

Bu gerçekleşse belki de son 40 yılın karanlığında bir gedik açılabilecekti; ama Meclis’te gerekli destek sağlanamadı.

Dosya kapanıp gitti.

“Üsteğmen” ise, Talat Turhan’ın deyişiyle “yükseleceği kadar yükseldi”.

Taylan Özgür, bugün, ölüm yıldönümünde mezarı başında anılacak.

Ancak görünen o ki, ona ve sonraki kurbanlara kıyanlar ortaya çıkarılmadığı sürece, 40 yıllık yaramız daha uzun süre kanayacak.

* * *

 68'liler Dayanışma Derneği:

 01.10.2008 günlü Milliyet Gazetesinde Ümran Avcı imzası ile Taylan Özgür cinayeti ile ilgili yeni bir tanığın ortaya çıktığı haberi vardı.

 Tanık Kadir Akın; Taylan Özgür'ün öldürülüşünü ben ve annem gördük. O yüzü hiç unutmadım. Çünkü olay birkaç saniyelik değildi. Taylan Özgür'ün üzerinde kırmızı bir tişört vardı. Yenikapı'ya inen Mithat paşa Caddesi'ne girdiğini gördüm. Arkasından eli silahlı koşan adamı da gördüm .

 Taylan Özgür dolmuş durağına kadar koştu. O, oradaki dolmuşa vurdu ve yere düştü, arkasından o silahla kovalayan kişi geldi. Taylan yerde iken ve hareketsiz yatarken tek el ateş etti."

Yanlışlıklar;

a) Taylan Özgür'ün üzerinde tişört değil, ODTÜ basket takımının kırmızı atleti vardır. Tişört ve forma şeklindeki atlet farklıdır.

b) Taylan Özgür, dolmuşa vurarak yere düştü (...) Taylan yerde hareketsiz yatarken tek el ateş etti." Taylan'a hedef gözeterek arkadan ateş edildi.

 Bu açıklamaya dikkatinizi çekerek başka bir tanığın olaydan hemen sonraki tanıklıklarını aktarmak gerekiyor. Nimet Oral 'ın 25 Eylül 1969 günlü Akşam Gazetesinin 7.sayfasındaki anlatılarına geçelim. Haberi yazan Bilgin Şentay isimli gazeteci haberine ;"Taylan Özgür'ün öldürülüşüne, evinin olay yerine bakan penceresinden bir filim seyreder gibi tanık olan Oral ailesinin evindeydik." diye başlıyor.

Nimet Oral'ın anlatımı şöyle; "Öğleye yakın, tahminen 12-13 arasında kalabalığın gürültüsünü andırır bir sesle, yanımda kız kardeşim Kıymet Elbaşı ile beraber caddeye bakan bu odaya koştuk. Beyazıt Meydanının bu tarafa bakan ağzında bir kaynaşma vardı. Birden, üzerinde atlet bulunan ve bu gün Taylan Özgür olduğunu öğrendiğim atletik yapılı bir gencin yıldırım hızıyla yokuştan aşağı koştuğunu gördüm. Çok hızlı koşuyordu. Gencin on metre kadar gerisinde elinde tabanca önde koşan gence yetişmeye çalışan bir kişi daha koşuyordu. (...) Tam apartmanın önünde, aradaki mesafe yine on metre kadardı. Arkadaki adamın elindeki silahı ateşlediğini gördüm. Genç, aynı anda köşedeki dolmuş için bekleyen arabanın üzerine çarparcasına kapandı. Yıkılır gibi ger döndü, kıvrıldı. Kaldı olduğu yerde.. Bir silah sesi daha duyuldu. Genç böğrünü tutarak yerde hareketsiz kaldı."

 Gazeteci soruyor : "İlk atış arkadan oldu değil mi? "

Cevap :"Evet genç önde koşarken, zaten elindeki silahı nişan alır gibi ona doğrultmuş bir halde Taylan'ın arkasından koşan adam hareket halindeyken ateşledi tabancasını.."

 Olayla ilgilenen ve Talat Turhan'a soru sorabilmek için tatilini yarıda kesip Beşiktaş Kaymakamlığının bahçe kısmında yapılan kitap tanıtımına gelen Can Ataklı'nın tanıklığı: (...) Adının sonradan Taylan Özgür olduğunu öğrendiğimiz genç, Beyazıtta yanında bir arkadaşıyla yürürken yanında duran siyah bir otomobilin içine yaka paça sokulmuştu. Ancak bu genç otomobilin diğer kapısından fırlayıp kaçmaya başlamıştı. Kaçarken üzerindeki gömlekte sıyrılmış, kırmızı renkli bir atletle kalmıştı. Bu sırada bir el silah sesi duyuldu. Genç olduğu yere yığıldı. ( 23.09.2000.Sabah Gazetesi)

 Yani; a) Taylan'ın üzerinde tişört yok,

b) Taylan düştükten ve hareketsiz kaldıktan sonra vurulmuyor.

Taylan Özgür'ün katledilişinin ertesi günü bu tanıklıkları anlatan Nimet Oral'ın ifadesi ile olaydan 39 yıl sonra ortaya çıkıp tanıklıklarını anlatan Kadir Akın'ın anlattıkları, ayrıntılarda farklılıklar gösteriyor. "Gerçek ayrıntıda gizlidir " sözünü belleğimize kazıyıp Nimet Oral'ın "beni çileden çıkaran işte bundan sonraydı " dediği, şu gözlemini de yeniden buraya alalım."Genç yerde iken 30-40 kadar toplum polisi çıktı Marmara sinemasının arkasından... İnanmayacaksınız ama köşede meydana gelenleri gördükleri halde silahını cebine yerleştirip oradan uzaklaşan adama aldırış bile etmediler."

 Kadir Akın ile konuşan gazeteci Ümran Avcı, Talat Turhan'a da soruyor, o da cevaben, "Kadirin babası bana üsteğmen meselesini 1977 yılında hapishaneden çıktıktan sonra, sarhoşken anlattı. Bu bir duyumdur bunun hiçbir değeri yoktur. (...) madem Kadir o kişinin adını da vermiş, onun söylediği şeyler geçerlidir."

Talat Turhan 1924 doğumlu. Bugün 84 yaşında. Eski feraseti de, iddiacılığı da birden yok olmuş. Mesela başka şeyler yanında 1977

Yılında hapishaneden çıktıktan sonra diyebiliyor. Talat Turhan Bomba davasından dolayı tutuklu olarak 1972-1974 yılı arasında kalmıştır. 1977 yılı değil. Zihinde karışıklık var. Mazurdur. Kimlik bilgilerinde bu ayrıntı kitaplarında ve internette vardır.

 Şimdi Talat Turhan'ın şimdiye kadar yazdıklarına, söylediklerine bakalım:.

Çeteleşme kitabının piyasaya verildiği günlerde, Talat Turhan'ın Cağaloğlu 'nda, Gazeteciler Cemiyetinde basın açıklaması yapacağını Halil Nebiler'in haber vermesi üzerine arkadaşlarla birlikte oraya gittik. Orada "Devlet cinayet işlemiştir. Taylan Özgür'ü vuran bir üsteğmendir. Şu anda üst düzey bir generaldir." dedi. Adını tüm ısrarlara rağmen söyletemedik. Bununla ilgili dosyayı İçişleri Bakanı olduğu dönemde Hasan Fehmi Güneş'e verdiğini, verdiği sırada odada Baykal, Uğur Mumcu, Ertuğrul Günay'ında olduğunu söyledi.

Birinci Anlatımı:

Yeni çıkan Çeteleşme kitabın okuduğumuzda 243- 244. sayfalarında şu satırlarla karşılaştık: " (...) CİA,2.Dünya Savaşından sonra kurulmuş ve Gestapo deneyimlerinden büyük ölçüde etkilenmiş bir bir istihbarat örgütü olduğu için , Kirli İşler Bölümü , 40 yıldan bu yana cinayet işleyerek 3 milyon kişiyi öldürmüş,54 milyon kişiyi sakat bırakmıştır. CİA ile işbirliği halinde olan istihbarat örgütlerinin de aynı yöntemi benimsedikleri kuşkusuzdur." dedikten sonra , "Somut bir örnekle sözlerime son vermek istiyorum. Atatürk'ün Cumhuriyeti emanet ettiği Türk gençliğine ilk kurşun, benim saptamalarıma göre,23 Eylül 1969 tarihinde Taylan Özgür'e biri polis, biri subay olmak üzere iki kişi tarafından atılmıştır. Yani devlet cinayet işlemiştir. Kuşkusuz olayın tüm kanıtlarını benim bulmamı kimse benden bekleyemez. İçişleri Bakanı olduğunda H.Fehmi Güneş'e bu polis ve subayın adını bildirdim. Bu noktadan sonra kanıt işinin devlete ait olması gerekirdi. Güneş'in İçişleri Bakanlığı döneminde bile, "devlet üzerindeki devlet" aşılamadığı için, o dönemin ilk cinayeti, gizini hala korumaktadır. Ancak ne yazı ki, o tarihte tetik çeken subay daha üst rütbelere ulaşmış, yetkilerle donatılmıştır." ( Mülkiyeliler Birliği Söyleşi ve Konferansı-Ankara,5 Aralık 1990.Bu konuşma Mülkiyeliler Birliği Dergisi'nin Şubat 1991 tarihli 128.sayında yayınlanmış)

İkinci Anlatımı:  

Rafet Ballı'nın, Milliyet, 16 Kasım 1990 günü, Terör Konusunda uzman olan emekli Kurmay Yarbay Turhan'dan iddia:"Türk Gladio'su, Özel Harp Dairesi'dir" başlığı ile yayınlanan söyleşi.

Soru :Taylan Özgür'ün öldürülmesi,1977 Taksim'deki 1 Mayıs Katliamı (...) gibi olaylardan hep şüphe ile bahsedilir. Sizin de bu konularda bilgi sahibi olduğunuz ileri sürülür. Açıklama yapmak ister misiniz?

Turhan: Ben bu konularda bütün söyleyeceklerimi söyledim. (...) O yer altı örgütünün yapacağı işler arasında adam öldürme de var. Öldürülenin sağcı, solcu olması fark etmez. Yeter ki cinayet bu örgütün amacına hizmet etsin. Şimdi, devlet içindeki bir örgütün kuramında adam öldürme varsa ve ülkede siyasi cinayetler işleniyorsa, kuşkunun birinci odağı bu örgüttür.

Soru: Şüpheli olaylarla ilgili kime açıklama yaptınız?

Turhan: CHP hükümeti zamanında, Başbakan Ecevit'e iletilmek üzere 10 sayfalık bir rapor hazırladım. Ayrıca olaylar hakkında etraflı bir şekilde Baykal ve Hasan Fehmi Güneş'e bilgi verdim.

Soru: Gereği yapıldı mı?

Cevap: Bu soruyu bana değil, kendilerine sorunuz." (Çeteleşme, s.409)  

Üçüncü Anlatımı:  

" (...) Hasan Fehmi Güneş İçişleri Bakanı olunca Baykal'ın önerisi ile benimle görüşmek istedi. Makam odasında, Uğur Mumcu da bulunduğu bir toplantı yaptık. (...) Ben o toplantıda Güneş'e terörün boyutlarını anlatırken örnek olarak Taylan Özgür cinayetinden söz ettim: 'Bakın ilk siyasi cinayet budur. Benim saptadığım iki failin bir asker, diğeri polistir. Bunlar ilmiğin ucu, çekerseniz düğümü çözersiniz' dedim. İsimleri de Bakan'a verdim."

"Bu isimleri saptamam tamamen tesadüftür. Cinayetin işlendiği yerde bir tanıdığım oturuyordu. O, cinayete tanık olmuş. Üstelik tetiği çeken üsteğmeni daha önceden tanıyormuş. Bir süre sonra ona bu cinayeti itiraf ettirmiş. Daha sonra da ikinci ismi söyletmiş. Ben F.A. yı mahkemede tanıklığa ikna etmiştim. İktidar bastırsa belki çözmek mümkün olacaktı hatta 'devlet içindeki devlet' o aşamada açığa çıkabilecekti. Olmadı. ( ...)

" Taylan Özgür'ün katillerinin ismini neden açıklamadığını sordum (...) Türkiye'de bu ismi bir tek kişiye açıklarım."dedi: MİT Başkanı'na... Baş başa bir görüşmede... Sırf kayıtlara girsin diye... Yoksa sonuç çıkması zaten mümkün değil..." Turhan'a " Peki üsteğmeni daha sonra izlediniz mi? " diye sordum. "İzledim tabii" dedi. "yükseleceği kadar yükseldi.." (12.10.2000. Can Dündar. Bir Kontrgerilla klasiği )

Bütün bu yazılı açıklamalardan sonra Talat Turhan eğer ;"Kadir'in babası bana üsteğmen meselesini 1977 yılında hapishaneden çıktıktan sonra, sarhoşken anlattı. Bu bir duyumdur hiçbir değeri yoktur." diyebiliyorsa bunu yaşlılığına, korumasızlığına vermek lüksüne sahip değiliz.

Kadir Akın doğru söylemiyor. Olayı bile doğru anlatamıyor. Babası üsteğmeni tanıdığını hatta ikinci şahsı da üsteğmene itiraf ettiriyor. Kadir Akın birilerini koruyor.

Birileri bizi saf zannediyor. Yanılıyorlar.

Hale Özgür Kıyıcı-Mustafa Lütfi Kıyıcı

* * *

Yeni Şafak: 11 Ekim 2000

 Fehmi Koru

Korku mu, koruma güdüsü mü?   

Dikkatinizden kaçmış olabilir diye hatırlatıyorum: CHP Kongresi öncesinde genel başkanlık için adı geçenler arasında Deniz Baykal ve Altan Öymen yanında iki isim daha vardı; Hasan Fehmi Güneş ve Hale Kıyıcı... "Kongrede Hasan Fehmi Güneş'in içyüzünü anlatmak için aday olmayı düşünüyorum" diyen Hale Hanım'ın adaylığı üyelik kaydını yenilemediği için kabul edilmedi. 12 Eylül öncesinin içişleri bakanlarından CHP'li Güneş, kongredeki başarısızlığını, Kıyıcı'nın kendisiyle ilgili iddialarına yer veren Cumhuriyet gazetesine bağlıyormuş... Can Ataklı, dün, "Cumhuriyet'i dâvâ etmeyi düşünüyorum" dediğini yazdı Hasan Fehmi Bey'in...

Buraya kadarki anlatımdan, CHP içi bir çekişme sanabilirsiniz Hale Kıyıcı ile Hasan Fehmi Güneş arasındaki kavgayı. Oysa, Hale Hanım, belki de bir 'dünyada ilk'e imza atacaktı adaylığını koyabilseydi: 31 yıl önce bir fâili meçhule kurban giden 'solcu' kardeşinin ölümünden kimlerin sorumlu olduğunu bilen 'solcu' bir politikacıyı köşeye sıkıştırmak için bir 'sol' partinin genel başkanlığına adaylığını koyan 'ilk' kişi...

Hale Kıyıcı'nın ağabeyi Taylan Özgür ODTÜ öğrencisiydi. 23 Eylül 1969 tarihinde İstanbul'da öldürüldü. Kendisi 'sol' kimlikli olduğu için kâtili 'sağ'da aranmıştı. Ancak, şimdi, Hale Kıyıcı'nın çabalarıyla gerçeğin yüzündeki maske aralanmakta: Taylan'ı o zamanki rütbesi üsteğmen olan bir subay ile Pol-Der üyesi bir komiser öldürmüş... Pol-Der, 12 Eylül öncesine damgasını vuran sol-sağ kavgalarında, 'sağcı' Pol-Bir'e karşı kurulmuş, 'solcu' polis meslek örgütüydü...

Şimdi size daha garip bir bilgi aktaracağım: Taylan Özgür'ü öldüren o iki kişinin isimleri de biliniyor aslında; ancak bilenler kimselere söylemiyorlar... 'Kontr-gerilla' konusunu ilk kez gündeme getirenlerden, 12 Mart mağduru, emekli Kur. Alb. Talat Turhan biliyor sözgelimi; cinayet mahalline bakan bir binada oturan ve olanı baştan sona izlemiş bir arkadaşı Talat Bey'e gördüklerini anlatmış... 1991 yılında, bir sohbet toplantısında, Talat Turhan, Taylan Özgür'ü öldürenleri bildiğini, ancak isimlerini açıklayamayacağını söylemiş...

Olayı bilenlerden biri de Hasan Fehmi Güneş... Talat Turhan görgü tanığının kendisine anlattıklarını içişleri bakanlığı sırasında Hasan Fehmi Güneş'e aktarmış... Güneş o bilginin üzerine yatmış...

En garibi ise konuyu ve kâtillerin isimlerini bilen üçüncü kişi: Uğur Mumcu... Olayın ardına düşen Can Ataklı yazdı (23 Eylül 2000): Dosyanın bir kopyasının Uğur Mumcu'ya da verildiğini öğrenince ona gitmiş Hale Kıyıcı. "Uğur abiye, Taylan'ın ölümüyle ilgili bir dosya varmış, size de verilmiş diye sordum. Hiçbir şey söylemedi. Kalktı, bir yere telefon etti. Bir şeyler konuştu. 'Tamam komutan' dedi telefonu kapattı. Sonra bana döndü, 'Üzülme, her şey zamanı gelince ortaya çıkacak' dedi. Sonra biliyorsunuz, öldürüldü."

Ne kadar ilginç, değil mi?

Olayı bir daha özetleyeyim: Üzerinden 31 yıl geçmiş bir siyasi cinayetin fâillerini bilen kişiler var aramızda. Bunlardan biri bir gazeteciydi... Diğeri kontr-gerilla konusunu işleyen kitaplar yazan bir emekli kurmay subay... Öteki ise içişleri bakanlığı yapmış, CHP'ye lider olmak isteyen bir politikacı... Biri hayatını siyasi cinayette kaybetti; ikisi de konuşmamayı tercih ediyorlar...

Acaba neden? Belleğinin gücüyle ünlü Hasan Fehmi Güneş, "O günlerde bana çok sayıda ihbar mektubu veya dosya gelirdi, ciddi olan bütün iddiaların üzerine gidildi; Talat Turhan'la da yüzlerce kez görüşmüşümdür" demekle yetiniyor... Talat Turhan ise, basın toplantısı düzenleyerek, "Elinde belge bulunmadığı ve mahkemeye verilip tazminat ödemeye mahkum edileceğinden endişe duyduğu için iki ismi açıklayamayacağını" söyledi. Her ikisinin açıklamaları da çocuk bile kandırmayacak kadar sığ. Olayda görgü tanığı var; mahkeme için bu bile yeterlidir, ne hakaret davası yahu?

Uğur Mumcu gibi eline gelen bilgileri fütursuzca sütununa taşımasıyla ünlü bir araştırmacı-gazeteciyi, kendisine ulaştırılan dosyaya ve ailenin "Yayınla veya açıkla" baskısına rağmen suskun kalmaya sevkeden ne olabilir? Bugüne kadar 'kontr-gerilla' konusunda onlarca kitap yayımlamış, konferanslar vermiş bir emekli subayı, muhtemelen 'kontr-gerilla' eylemlerinden biri olan Taylan Özgür cinayeti konusunda "Aman bana dokunmayın" tavrına sevkeden ne? Hale Kıyıcı'nın hışmını üzerine çektiği için CHP'ye genel başkan olamadığına inandığı halde kâtilleri açıklamak için kılını kıpırdatmayan Hasan Fehmi Güneş'i ne yapacağız?

Herhalde siz de bu işte bir gariplik seziyorsunuzdur, ben ise bir kaşkariko olduğundan eminim. Peki, ama gerçek ne?

Şöyle bir akıl yürütmeye ne dersiniz: 31 yıl önce bir siyasi cinayeti beraberce işlemiş bir subay ve bir polis söz konusu... İsimleri biliniyor bu adamların... İsimlerini bilenler muhtemelen tanıyorlar da onları... Tanıyorlar ve korkuyorlar... Tanıyorlar ve her ikisine (veya birine) duydukları saygıdan açıklamıyorlar... Tanıyorlar ve yolları sürekli kesiştiği için kendilerine (veya çevrelerine) zarar vermek istemiyorlar... Yoksa o iki ismin açıklanması yakın tarihe yeni gözle bakmayı getireceği için mi bu korku? Hangisi doğru?

1969'un üsteğmeni bugün nerede, emekli oldu mu? 1969'un Pol-Der'li komiseri sağ mı?

Hale Kıyıcı'nın çabaları sonuç almaya yarasa bari...

 * * *

İSTANBUL- KUZGUNCUK

12 Şubat 2008

Sayın Deniz BAYKAL,

TBMM Milletvekili, CHP Genel Başkanı

 ANKARA

1969 yılında meydana gelen Taylan Özgür cinayeti hakkındaki duyumumu 1977 yılında ilgili mercilere aktarmış olmama ve bu konuda iki kez basın toplantısı yapmış olmama (1990, 2000) karşın Taylan Özgür'ün kız kardeşi Hale Kıyıcı duygu sömürüsü yaparak zaman aşımına girmiş bu cinayeti (1989) her yıl bir yolunu bularak gündemde tutabilme becerisini gösterebilmektedir.

Bu kişi, birkaç yıl önce Kongrenizde CHP'den Başkan Adaylığını koymuş ve olayı kongre salonunda gündeme getirmeye çalışmış Hasan Fehmi Güneş'e lisanen saldırmış, tutarsız davranışları nedeniyle salondan dışarı çıkarılmıştır.

Bunun gibi, 19?9 yılında zaman aşımına girmiş bu olayı, birkaç yıl önce 37 milletvekili bularak bir önergeyle TBMM gündemine taşımayı bile becerebilmiştir.

Hale Kıyıcı bu yıl da Cumhuriyet Gazetesi'ni kişisel kaprislerine alet ederek, yalan ve iftiralarına devam etmeyi sürdürmektedir.

Anılan gazetenin konuya ilişkin bölümü (Ek–1)'de sunulmuştur.

Görüldüğü gibi, Hale Kıyıcı kendi senaryosu gereği sizi de ismen -Deniz Baykal- olaya katmakta ısrar etmektedir.

Bildiğiniz gibi bu haber yalan, gerçek dışı ve maksatlıdır.

Kendi açımdan Cumhuriyet Gazetesi'ne gönderdiğim İHTARNAME'nin bir suretini

 (Ek–2)'de takdim ediyorum.

Sonuç ve İstek:

(Ek-l)'de fotokopisini sunduğum Cumhuriyet Gazetesi'nin 26 Ocak 2008 tarihli sayısındaki haberin sizinle ilgili bölümüne onayladığınız herhangi bir yöntemle açıklık getirerek, Hale Kıyıcı'nın yalanlarının süregelmesini engellemesi dileğimdir.

Bu konudaki girişimlerinizden beni de haberdar ederseniz mutlu olurum. Saygılarımla

 M. Talat Turhan

 EKLER:

 EK-1: Cumhuriyet Gazetesi'nin 26 Ocak 2008 tarihli sayısı EK-2: Beyoğlu 9. Noterliği'nin 07 Şubat 2008 tarih ve 04097 nolu ihtarnamesi

İLETİŞİM:

 Adres:   Yenigün Sk. No: 19/2 Üsküdar-Kuzguncuk / İstanbul

 Ev Tel: 0216 343 02 03

 Gsm:     0536 790 67 67

 Fax:       0216 334 49 59

 E-mail: Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

* * *

İSTANBUL - KUZGUNCUK

 12 Şubat 2008

 

Sayın Ertuğrul GÜNAY,

 

Kültür Ve Turizm Bakanı

   ANKARA

1969 yılında meydana gelen Taylan Özgür cinayeti hakkındaki duyumumu 1977 yılında ilgili mercilere aktarmış olmama ve bu konuda iki kez basın toplantısı yapmış olmama (1990, 2000) karşın Taylan Özgür'ün kız kardeşi Hale Kıyıcı duygu sömürüsü yaparak zaman aşımına girmiş bu cinayeti (1989) her yıl bir yolunu bularak gündemde tutabilme becerisini gösterebilmektedir.

Bu kişi, birkaç yıl önce zaman aşımına girmiş bu olayı, 37 milletvekili bularak bir önergeyle TBMM gündemine taşımayı bile becerebilmiştir.

Hale Kıyıcı bu yıl da Cumhuriyet Gazetesi'ni kişisel kaprislerine alet ederek, yalan ve iftiralarına devam etmeyi sürdürmektedir.

Anılan gazetenin konuya ilişkin bölümü (Ek-l)'de sunulmuştur.

Görüldüğü gibi, Hale Kıyıcı kendi senaryosu gereği sizi de ismen -Ertuğrul Günay- olaya katmakta ısrar etmektedir.

Bildiğiniz gibi bu haber yalan, gerçek dışı ve maksatlıdır.

 Kendi açımdan Cumhuriyet Gazetesi'ne gönderdiğim İHTARNAME'nin bir suretini (Ek-2)'de takdim ediyorum.

Sonuç ve İstek:

(Ek-l)'de fotokopisini sunduğum Cumhuriyet Gazetesi'nin 26 Ocak 2008 tarihli sayısındaki haberin sizinle ilgili bölümüne onayladığınız herhangi bir yöntemle açıklık getirerek, Hale Kıyıcı'nın yalanlarının süregelmesini engellemesi dileğimdir.

Bu konudaki girişimlerinizden beni de haberdar ederseniz mutlu olurum. Saygılarımla

M. Talat Turhan

EKLER:

EK—1: Cumhuriyet Gazetesi'nin 26 Ocak 2008 tarihli sayısı EK-2: Beyoğlu 9. Noterliği'nin 07 Şubat 2008 tarih ve 04097 nolu ihtarnamesi

İLETİŞİM:

 Adres:   Yenigün Sk. No: 19/2 Üsküdar-Kuzguncuk / İstanbul

 Ev Tel: 0216 343 02 03

 Gsm:     0536 790 67 67

 Fax:       0216 334 49 59

 E-mail: talat Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 * * *

Kültür ve Turizm Bakanı

 Ertuğrul Günay'ın Cevabı:

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın Cevabı:

Perşembe, 28 Nisan 2016 01:04 tarihinde güncellendi
 
 
mod_vvisit_counterBugün2078
mod_vvisit_counterDün893
mod_vvisit_counterBu hafta11034
mod_vvisit_counterBu ay31679
mod_vvisit_counterTüm1475018