.
ŞİRİN CEMGİL PDF Yazdır E-posta

Bu makale 1587 defa okunmuştur.

Pazar, 17 Ağustos 2014 08:26

ŞiRiN CEMGiL

Füsun, Şi­rin ile bir Dev-Genç ey­le­min­de ta­nış­tı.

Not­re Da­me de Si­on me­zu­nu Fü­sun apo­li­tik iken; Şi­ri­n’­in ona öner­di­ği ki­tap­lar­dan, Ce­sa­re Pa­ve­se­’in “Yol­da­ş”­ı; Ni­ko­lay Os­trovs­ki­y’­nin en önem­li ya­pıt­la­rın­dan bi­ri olan ve Pa­vel Kor­ça­gi­n’­in Sov­yet dev­ri­mi sı­ra­sın­da mü­ca­de­le­si­ni ele alan “Ve Çe­li­ğe Su Ve­ril­di­”si; Ge­or­ge Po­lit­zer im­za­sı­nı ta­şı­yan, di­ya­lek­tik ma­ter­ya­lizm ve idea­lizm ara­sın­da­ki so­mut fark­la­rı or­ta­ya çı­ka­ran “Fel­se­fe­nin Baş­lan­gıç İl­ke­le­ri­”; Char­les Dar­wi­n’­in bi­lim ta­ri­hi­nin en önem­li ça­lış­ma­la­rın­dan bi­ri olan “Tür­le­rin Kö­ke­ni­” gi­bi ki­tap­la­rı oku­du.

Ti­yat­ro ya­pan, film­ler­de oy­na­yan Fü­su­n’­un dün­ya­ya, olay­la­ra, in­san­la­ra ve sa­na­ta ba­kı­şı de­ğiş­ti.
Kı­sa za­man­da, ya­kın ar­ka­daş ol­du­lar.
Fü­sun Şi­ri­n’­in bil­gi da­ğar­cı­ğı­na hay­ran­dı. Ay­rı­ca…
Şi­ri­n’­in se­si­ne vu­rul­muş­tu; çok gü­zel­di; hem tiz hem de da­vu­di bir se­si var­dı. Bık­ma­dan usan­ma­dan ar­ka­da­şı­nın söy­le­di­ği tür­kü­le­ri din­li­yor­du.
Şi­rin çok şa­şır­tı­cı bi­riy­di. Ör­ne­ğin, bü­tün çi­çek­le­ri, ağaç­la­rı, bö­cek­le­ri ta­nır­dı.
Hay­van­la­ra an­ne­lik ya­par­dı. Ke­di­le­ri çok se­ver­di. “Be­ne­k” isim­li ke­di­si ve­fat et­ti­ğin­de gün­ler­ce yas tut­ma­sı­nı Fü­sun yıl­lar son­ra an­la­ya­cak­tı.
Fü­sun, Tİ-SEN ti­yat­ro­cu­lar sen­di­ka­sın­da ge­nel sek­re­ter­di. Şi­ri­n’­e de ora­da iş ve­ril­di. Fa­kat…
Bir gün Şi­rin yok ol­du. Evin­de eş­ya­la­rı du­ru­yor­du. Kom­şu­la­rı Fü­su­n’­a, Şi­ri­n’­in bir gün ön­ce ar­ka­daş­la­rı­nın ara­ba­sı ile git­ti­ği­ni söy­le­di. Fü­sun ara­dı ara­dı bu­la­ma­dı can yol­da­şı­nı.
Uzun bir ay­rı­lık ol­du iki ar­ka­daş ara­sın­da…
Ve bu­luş­ma­la­rı da hep ko­puk ko­puk ger­çek­leş­ti…

Al­tan Er­bu­la­k’­ın ölü­mü

Şi­rin…
Yur­du­nu gör­me­ye­li yıl­lar geç­miş­ti. Hiç gi­bi his­se­di­yor­du ken­di­ni. Taş ke­sil­miş­ti gur­bet­te. Ne­ler ne­ler ya­şan­mış­tı ge­çen yıl­lar­da.
Uğ­ru­na can­lar ve­ri­len bir inanç/sos­ya­list sis­tem çök­müş­tü. Çö­ken sa­de­ce sis­tem de­ğil­di; ya­şam­la­rın­da bü­yük al­tüst­lük­ler ya­şan­mış­tı. Pek çok şe­yin içi bo­şal­mış­tı. Al­dı­rış et­mez­lik, bir ha­fı­za kay­bı al­mış ba­şı­nı git­miş­ti. İn­san acı­dan kay­bol­muş­tu…
Şi­rin…
Al­man­ya, Du­is­bur­g’­da gö­nül­lü sür­gün­dü. Fab­ri­ka ba­ca­la­rı ara­sın­da ne­re­dey­se 17 yı­lı­nı ge­çir­miş­ti ki…
Yıl 1988. Sa­nat­çı Al­tan Er­bu­la­k‘­ın ve­fa­tı­nı öğ­ren­di. Bir te­laş­la Fü­su­n’­un te­le­fo­nu­nu ara­dı. Bul­du. Bir sü­re ko­nu­şa­ma­dı­lar.
Fü­sun he­men Du­is­bur­g’­a git­ti. Bu kez onun kol­tu­ğu­nun al­tın­da Şi­ri­n’­e ve­ri­le­cek ki­tap­lar var­dı.
Yaz­dık­la­rı; “De­li­kır ve Kır­mı­zı Baş­lık­lı Se­yir­ci­”, “E­pik Bir Gre­v” ve “So­kak Er­ke­ği.”
İki ar­ka­daş, iki yal­nız­laş­tı­rı­lan ka­dın, gün­ler­ce hiç uyu­ma­dan soh­bet et­ti­ler.

Ba­te­ri ça­lı­yor­du

Şi­rin Ya­zı­cı­oğ­lu (Cem­gil), 11 Ma­yıs 1945’te De­niz­li Bul­da­n’­da doğ­du ve ço­cuk­lu­ğu bu il­çe­de geç­ti. 1963’te li­se­yi İz­mi­r’­de bi­ti­rip üni­ver­si­te­ye baş­la­dı. An­ka­ra Üni­ver­si­te­si Hu­kuk Fa­kül­te­si­’n­den me­zun ol­duk­tan son­ra kı­sa bir dö­nem avu­kat­lık yap­tı ve si­ya­si suç­la­ma­lar­la yar­gı­la­nan ile­ri­ci-de­mok­rat­la­rın da­va­la­rı­na gir­di.
1968 ku­şa­ğı­nın öğ­ren­ci ha­re­ke­ti için­de ak­tif gö­rev al­dı.Tür­ki­ye İş­çi Par­ti­si (TİP) üye­si ve genç­lik ör­gü­tü olan Fi­kir Ku­lüp­le­ri Fe­de­ras­yo­nu (FKF) ku­ru­cu­su ol­du.
Sa­na­tı se­vi­yor­du. Bir dö­nem ti­yat­ro oyun­la­rın­da yer al­dı. Mü­zi­ğe tut­kun­du; 1964 yı­lın­da Ley­di Börd Vo­kal Gru­bu­‘n­da ba­te­ri ça­lı­yor­du. As­lın­da üni­ver­si­te ter­ci­hi­ni kon­ser­va­tu­varın ti­yat­ro bö­lü­mün­den ya­na kul­lan­mak is­te­miş­ti ama ai­le­sin­den bek­le­di­ği des­te­ği gö­re­me­miş­ti. Ör­ne­ğin, pi­ya­no çal­ma­yı çok is­te­miş­ti. Ai­le­si, Şi­ri­n’­e man­do­lin bi­le al­ma­mış­tı. An­ne­si, ar­ka­da­şın­dan es­ki man­do­li­ni­ni ri­ca et­ti. Şi­rin azim­liy­di. Es­ki, ya­rık man­do­li­ni ta­mir et­tir­di ve her tür­lü şar­kı­yı da, tür­kü­yü de söy­le­di.
Def­te­ri­ne not düş­tü:
(Fü­sun) 1964 yı­lın­da sen “Pun­ti­la Ağa ve Uşa­ğı Mat­ti­”de süt­çü kı­zı
oy­na­dın.
O gün “… su­lar ça­na­ğıy­dı kör­fe­z” (Joy­ce)
Ve Fü­su­n’­u “a­çık pen­ce­re­den ge­len fer­yat­lar mey­da­na inen ak­şam ür­kü­tü­yor­du­” (Joy­ce)
“Oy­sa ge­ce­le­ri se­ver­di. Bi­lin­mez­lik do­lu ol­duk­la­rı için iç­le­ri­ne ser­pil­miş tek tük ışık­la­rın de­ğe­ri ol­du­ğu için.” Ben ise bun­lar­dan ha­ber­siz, Ley­di Börd Vo­kal Gru­bu­’n­da ba­te­ri­mi ça­lı­yor­dum…

Ve ilk aşk…

Şi­rin ve Si­nan…
1965’te “Dö­nü­şü­m” der­gi­sin­de ta­nış­tı­lar. Der­gi­yi sa­tar­lar­ken bir­lik­te gö­zal­tı­na da alın­dı­lar.
Kim­di Si­nan Cem­gil?
Fel­se­fe öğ­ret­me­ni Na­zi­fe Cem­gil ile ede­bi­yat öğ­ret­me­ni Ad­nan Cem­gi­l’­in oğ­lu ola­rak, 15 Ka­sım 1944’te doğ­du. De­de­si Er­zu­rum­lu Ce­mal Bey, Kur­tu­luş Sa­va­şı sı­ra­sın­da Muğ­la­’da Ku­vay-i Mil­li­ye ör­gü­tü­nün baş­kan­lı­ğı­nı yap­mış­tı.
Ba­ba­sı Ad­nan Cem­gil, Türk Ba­rış­se­ver­ler Ce­mi­ye­ti­’nin Men­de­res Hü­kü­me­ti­’ni, TBMM ka­ra­rı ol­mak­sı­zın Ko­re­’ye as­ker gön­der­me­si­ni pro­tes­to et­me­si üze­ri­ne ha­pis ce­za­sı al­dı ve Si­nan ço­cuk yaş­ta ce­za­eviy­le ta­nış­mış ol­du. Ay­nı da­va yü­zün­den an­ne­si de Yoz­ga­t’­a sür­gü­ne gön­de­ril­di.
Si­nan İn­gi­liz­ce, Fran­sız­ca, İs­pan­yol­ca, İtal­yan­ca ve La­tin­ce bi­li­yor­du. Ar­ka­daş­la­rı­na Dan­te­’den İtal­yan­ca di­ze­ler okur­du.
Ün­lü Ame­ri­ka­lı ar­tist Clark Gab­le­’nin tak­li­di­ni ya­pıp her­ke­si gül­dü­re­cek ka­dar es­pri­liy­di.
OD­TÜ Mi­mar­lı­k’­ta öğ­ren­ci iken dev­rim­ci mü­ca­de­le­ye ka­tıl­dı. Teo­rik de­rin­li­ğiy­le öğ­ren­ci li­der­le­rin­den ol­du.
OD­TÜ­’de “Ho­ca­” de­me ade­ti Si­nan Cem­gil ile baş­la­dı; “Ho­ca­” di­yor­du ar­ka­daş­la­rı bil­gi­sin­den ötü­rü. O dö­nem he­nüz Türk­çe­’ye çev­ril­me­yen Marks ki­tap­la­rı­nı okur ve ar­ka­daş­la­rı­na an­la­tır­dı.
Şi­rin ile Si­na­n’­ın ya­kın­laş­ma­sı 1966’da­ki Var­to Dep­re­mi sı­ra­sın­da ol­du. İki­si de gö­nül­lüy­dü.
Üç yıl son­ra… 8 Şu­bat 1969’da he­nüz öğ­ren­ciy­ken ev­len­di­ler. An­ka­ra Sıh­hi­ye Mey­da­nı­’n­da­ki bir bod­rum ka­tın­da ya­şa­ma­ya baş­la­dı­lar.
28 Ocak 1970’te be­bek­le­ri dün­ya­ya gel­di. Oğul­la­rı­na bir yıl ön­ce öl­dü­rü­len Tay­lan Öz­gü­r’­ün adı­nı ver­di­ler.
Tay­lan 15 ay­lık­tı…

Si­nan Cem­gi­l’­in ölü­mü

Si­nan, köy­lü­le­ri, top­rak ağa­la­rı­na kar­şı ayak­lan­dır­mak ama­cıy­la git­ti­ği K.Ma­raş Nur­hak Dağ­la­rı­’n­da Jan­dar­ma ta­ra­fın­dan öl­dü­rül­dü. Sırt çan­ta­sın­dan 4 ki­tap, bir de ku­ru so­ğan çık­tı. Yir­mi ye­di ya­şın­day­dı.
Oğ­lu­nun ce­se­di­ni al­ma­ya gi­den an­ne Na­zi­fe Cem­gil, ta­but ba­şın­da­ki me­rak­lı köy­lü­le­re ses­len­di: “Bu oğ­lum Si­nan. Bun­lar da onun ar­ka­daş­la­rı (Ka­dir Man­ga ve Al­pas­lan Öz­do­ğan), kar­deş­le­ri. On­lar da oğul­la­rım. Bu ço­cuk­lar, bu oğul­lar; bu ül­ke­yi, hal­kı, siz­le­ri sev­di­ler. Baş­ka bir is­tek­le­ri yok­tu. Her bi­ri bi­rer de­hay­dı. Her bi­ri üs­tün ze­ka­lı gü­zel ço­cuk­lar­dı. Di­le­se­ler­di, dü­ze­nin adam­la­rı ol­sa­lar­dı, şim­di bu­ra­da can­sız yat­maz­lar­dı. Bi­rer mil­yo­ner olur­lar­dı. Ama on­lar, hal­kı, siz­le­ri sev­di­ler. Si­zin so­run­la­rı­nı­zı omuz­la­dı­lar.”
Ce­na­ze­si an­ne ba­ba­sı ta­ra­fın­dan İs­tan­bu­l’­a ge­ti­ril­di ve Ka­ra­ca­ah­met Me­zar­lı­ğı­’na def­ne­dil­di.
Şi­rin…
Si­na­n’­ın 31 Ma­yıs 1971’de öl­dü­rül­dü­ğü­nü rad­yo­dan duy­du.
An­ka­ra­’nın yol­la­rın­da, 71’den son­ra ağ­la­yıp hay­kı­ra­rak en mut­suz in­san­lar­dan bi­ri ola­rak do­laş­tım di­ye an­lat­tı Fü­su­n’­a.
Ve ek­le­di: “72 yı­lı­nın is­te­di­ğim gi­bi ol­ma­sı­na im­kan yok Fü­sun­cu­ğum. Çün­kü is­te­di­ğim yal­nız­ca oğ­lu­ma ve ar­ka­daş­la­rı­ma ka­vuş­mak de­ğil ki (Ya­şa­mak bi­zim için do­ku­nak­lı bir şar­kı de­ğil ki). Ge­çen yıl Si­na­n’­la be­ra­ber­dik. Ve her za­man­ki gi­bi bir gün­dü bi­zim için. Er­ken­den uyu­muş­tuk. Tay­lan er­te­si gün (1 Ocak 1971) er­ken­den (sa­at 5’te) uyan­mış­tı. 1971’de iki haf­ta Si­na­n’­la be­ra­ber­dik… Bu yıl Si­nan yok ar­tık. Sa­kın üzül­me ca­nım kar­de­şim. Sa­na bun­la­rı yaz­ma­ya­bi­lir­dim de­ğil mi? Ol­du iş­te.”
Şi­rin…
Def­te­ri­ne Dan­te­‘den sa­tır­lar ge­çir­di:
“Siz­ler ki hü­zün var/
yü­zü­nüz­de ye­re eğik/
göz­le­ri­niz acı­nı­zı gös­te­ren,/
ne­re­den ge­lir­si­niz,/
ren­gi­niz acı­nın ren­gi­ne dön­müş böy­le..!”

 

 

 

Cezaevi günleri

Sinan Cemgil’in ölümüyle Şirin ve oğlu Taylan’ın hayatlarında yepyeni bir dönem başladı; 12 Mart askeri darbesi kabus gibi çökmüştü ülkenin ve ailelerinin üzerine…

Şirin, “12 Mart 1971 soğuk canavarların en soğuğu olan devletin donduruculuğunu gösterdiği gündü” diyerek anlattı, o günü.

Oğlunu Sinan’ın anne ve babasına emanet edip mücadeleye devam etti.

Defterine şöyle yazmıştı:

- Yolunu seç. Zayıf olup boşluğa mı varmak istersin, yoksa gayretli olup gerçek mutluluğa mı?

– Önemli olan amaca ulaşmak değil, amacını seçip ona doğru yol almaktır.

Şirin…

İllegal yaşamı fazla sürdüremedi. Yakalandı.

12 Mart’ın karanlık günlerinin bir bölümünü Mamak Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda geçirdi.

Füsun…

Şirin’in cezaevine atıldığını öğrenince hemen kolları sıvadı. İlk gönderdiği kırmızı çanta içinde çeşitli çizgi filmlerin slaytları oldu. Koğuşta her gün biri, “Sinemaya bugün ben gidiyorum” diyerek ranzasına çıkıp slaytları seyrediyordu. Füsun’un ikinci paketinde istek vardı; Red Kit dergileri…

Askerler koğuşu bastığında Şirin’i Red Kit okurken görürdü. Oysa…

Gizliden kitaplar da sokulmaz değildi. Şirin gizlice “Savaş ve Sosyalizm” kitabını daktilo ederek çoğaltıyordu!

Şirin…

Hapishanede volta atar, yün örer, kendi yaptığı satrançla oynardı. Daha sonra bu satrancı Füsun’a hediye edecekti.

Ve… Tarih 28 Ocak 1972.

Füsun, Şirin’in oğlu Taylan’a doğum günü kutlaması düzenledi. Çekilen fotoğraf Ankara Mamak Cezaevi’ne gönderildi. O gün Şirin’in yanakları hep ıslaktı.

Cezaevinde her tahliyenin ardından “Pencere açıldı Bilal oğlan, piştov patladı; varın bakın kanlı da Bilal, yine kimi hakladı” türküsünü söylerlerdi. Bir tek Şirin’in tahliyesinde Enternasyonel’i söyledi koğuş arkadaşları. Şirin öğretmişti marşı onlara; bir koro kurmuştu koğuşta.

Sürgün günleri

Şirin…

1972 yılı Nisan ayında tahliye olduktan sonra oğlu Taylan’la Buldan’a gitti. Bebekliğinin bahçesi kalmamıştı ama mandolin çaldığı sofası olduğu gibi duruyordu. (Buldan’daki Yazıcıoğlu Konağı mirascıları tarafından devlete bağışlandı. Restorasyonu yapıldı. Müze olarak açılması bekleniyor.)

Buldan’da fazla kalamadı.

İstanbul’a yerleşti. O dönemde Çevre Tiyatrosu kurulmuştu. Defalarca gidip oyunları izleme fırsatı yakaladı. Tiyatrolarda çalıştı.

Defterine notlar aldı: “Her şeyin leş gibi koktuğu bir yerde tiyatro mis gibi kokamaz… Veremli birinin de kör bağırsağı sağlıklı olabilir.” (Brecht)

Hikmet Kıvılcımlı geleneğinin içinde yer alıp, devrimci mücadeleye devam etti.

12 Eylül 1980 askeri darbesinin hemen ardından yine tutuklandı.

Bu kez iki yıl hapis yattı.

Serbest bırakıldıktan sonra politik sürgün olarak ülkesini terk etti. 27 yıl boyunca Almanya’nın Duisburg kentinde mülteci olarak yaşadı. Avrupa’yı hiç sevmedi. Büyük bir özlemdi ana yurdunun toprakları.

Mücadelesini Almanya’da da sürdürdü. Almanya’da sol gruplar arasında oluşturulan Faşizme Karşı Birleşik Cephe’de yöneticilik yaptı. Özellikle devrimci hareketin içinde kadın bilinci yaratmaktan asla ödün vermedi. Bunu kendi kimliğinde de yaşattı. Ona “Sinan’ın karısı” diyenlere karşı çıktı: “Ben Şirin Yazıcıoğlu’yum.”

Ve dirençli-cesur yürek…

17 Nisan 2009 tarihinde durdu.

Bağırsak düğümlenmesine bağlı zehirlenme sonucu hayatını kaybetti. Şirin Cemgil’in cenazesi Türkiye’ye getirildi; Sinan Cemgil’in koynuna defnedildi.

Füsun…

Her 17 Nisan’da elindeki kırmızı karanfillerle Şirin’i ziyarete gidiyor…

 
 
mod_vvisit_counterBugün356
mod_vvisit_counterDün1476
mod_vvisit_counterBu hafta1832
mod_vvisit_counterBu ay39394
mod_vvisit_counterTüm1521670