.
Sinan Cemgil PDF Yazdır E-posta

Bu makale 8868 defa okunmuştur.

Cumartesi, 02 Ağustos 2008 16:26

sinanSinan Cemgil  (1944 - 1971) 12 Mart öncesi devrimci gençlik hareketinin önderlerinden, THKO’nun kurucularından, TDKP onur üyesi Sinan Cemgil, öğretmen anne ve babanın çocuğu olarak 15 Kasım 1944’de ıstanbul’da dünyaya geldi. ıyi bir eğitim aldı. 1964’de ODTÜ Mimarlık Fakültesi’ne girdiğinde siyasetle de ilgilenmeye başlamıştı.

 1965’de ODTÜ SFK’nin kuruluşuna katılarak bir süre genel başkanlık yaptı. Aynı yıllarda TıP’e üye oldu. 1968’le birlikte yoğunlaşan öğrenci eylemlerinde, ODTÜ içindeki mücadelesi ve sevilen kişiliğiyle, üniversitedeki hareketin doğal önderi oldu. 1968’de ODTÜ’deki boykota ve 1969 ODTÜ işgaline önderlik etti. Toprak reformunun gerçekleştirilmesi istemiyle hazine topraklarını işgal eden Elmalı köylülerini ziyaretinin Türkiye ışçi Partisi (TıP) Genel Merkezi tarafından tepki ile karşılanması, TıP’ten istifasını getirdi. Öğrenci eylemlerinden uzak kaldığı 1970’te, Hüseyin ınan ve Deniz Gezmiş’le birlikte THKO’nun kuruluş çalışmalarını yürüttü. 12 Mart 1971 muhtırasından sonra, arkadaşlarıyla birlikte Ankara’yı terkeden Sinan Cemgil, 17 Mart’ta Deniz Gezmiş’le Yusuf Arslan’ın Gemerek’te yakalanmaları üzerine Adıyaman civarındaki Nurhak dağına çıktı. Burada arkadaşlarıyla birlikte gerilla kampı kurdu. Cemgil ve arkadaşları, mayısın sonunda ınekli köyü muhtarının ihbarı üzerine kuşatıldılar. Sinan, 31 Mayıs 1971’de askerlerle çıkan çatışmada; Alparslan Özdoğan ve Kadir Manga ile birlikte vuruldu. Adıyaman Gölbaşı ilçesinde cenazeyi almaya giden Sinan’ın annesi Nazife Cemgil, çevresini saran kadınlara Sinanlar’ı şöyle anlattı: “Bu oğlum Sinan... Bunlar da onun arkadaşları (Kadir ve Alpaslan), kardeşleri.... onlar da oğullarım... Bu çocuklar, bu oğullar; bu ülkeyi, halkı, sizleri sevdiler. Başka bir istekleri yoktu. Her biri birer dehaydı. Her biri üstün zekalı birer güzel insandı. Dileselerdi, düzenin adamları olsalardı, şimdi burada cansız yatmazlardı. Birer milyoner olurlardı. Ama onlar, halkı, sizleri sevdiler. Sizin sorunlarınızı omuzladılar. Size yalan söylüyorlar. Onlar eşkiya değildi.” 

Sinan Cemgil’in oğlu Taylan Cemgil ile röportaj

Halkın Kurtuluşu Gazetesi 13 Şubat 2014

“Sanma böyle kalır devran/ Yola devam eder kervan/ Öldü Sinan doğdu Taylan/ Omuzladı silahını.”

Babasını kaybettiğinde bir yaşındaydı, onu hiç hatırlamadı, ama nasıl öldüğünü hep annesinden, dedesinden dinledi. Ondan 38 yıl sonra kaybettiği annesinden uzak büyüse de, hep örnek aldı. Şimdi onun yazdığı romanı yayınlayacak.. ”68′den kopan yaprak: Şirin Sinan’a Mektuplar Annem ömrü boyunca babama âşık kaldı..

Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nde genç bir yardımcı doçent. Kaybettiği annesinin Almanya’daki evinden döndüğünde; babasını, annesini ve o günleri konuştuk. Taylan Cemgil İstanbul’da eşi Aslı ve kızı Defne’yle birlikte yaşıyor.

- Nurhak Dağında adınızın geçmesi nasıl bir duygu? – Zor bir soru. Çok hüzünlü ve güzel bir şarkı. Ama o şarkıdaki mitleştirilen şey ne benim ne de babam. O başka bir dönemin ve ülkenin şarkısı. – Çocukluğunuza dair neler hatırlıyorsunuz?

- Üç yaşımdayım, Feneryolu’ndaki evdeyiz, Özgür diye bir arkadaşım var ve onun da babası ölmüş. Çocukken bazen annemde bazen de babaannemde kalırdım. Çok net hatırlamıyorum ama 1978-79′da babaannemlerde kalmaya başlamıştım, annemin aktif olduğu yıllardı. Sonra İstanbul Erkek Lisesi’nde yatılı okumaya başladım. – Sonra yurtdışına mı çıktı?

- Hayır biraz daha sonra. 11 Eylül günü mahalledeki çocuklarla satranç turnuvası yapmıştık, 12 Eylül günü beni çağırmadılar çünkü evimizin etrafında askerler vardı ve biz mimliydik. Annem, eşi Mehmet Özler ve ben 15 gün ev hapsinde tutulduk.

Sonra dedem gelip beni aldı. Evi bekleyen askerin, bana tüfeğini tutturduğunu anımsıyorum. Haftalar sonra annemin nerede olduğunu öğrendik, çamurlu bir kış günü onu görmeye Hasdal Kışlası’na gittik. Cezaevinden çıktığı zamanı hatırlıyorum, saçları bembeyaz olmuştu, gördüğü işkencelerden dolayı.

- Hiç babanızdan konuştuğunuz oluyor muydu?

- Her zaman konuşulurdu. Orhan İyiler’in Öldükleriyle Kalmadılar kitabını sekiz yaşımda okumuştum. Babamın ölümü bizim evde hiçbir zaman gizlenen bir gerçek değildi. Babaanneme çok şaşırırdım, hiç cezaevinde kalmamış diye. – Babanız nasıl anlatılırdı size? – Çok sevgiyle. Babaannem duygulanırdı anlatırken, dedem daha az konuşurdu. Onun hakkında en çok konuşan annemdi. – Bunları yaşamak çocuk hafızanızda neler yaptı? – Dedim ya doğaldı, tamam bir insanın babasının ölmesi çok iyi bir şey değildi ama birçok çocuk babasızdı.

 – Babanızın yaşadığı dönemdeki etkisini öğrendiğinizde şaşırdınız mı?

- Ailede kendini beğenmişlik dünyanın en kötü şeyiydi. Babamın etkisini en çok Buldan’a anneanneme gittiğimde fark etmiştim. Buldan’ın solcu gençleri benle görüşmek istemişlerdi, fotoğraf çektirmişlerdi. – Zorluk yaşamadınız mı? – Benim için 12 Eylül’den sonrası zordu, çünkü annemin gitmesiyle bütün arkadaş çevresi de dağıldı. – Ailede politikaya bulaşmanızı engellediler mi? – Evet dedemlerin beni eylem açısından daha yumuşatılmış bir şeye doğru çekmeye çalıştıklarını söyleyebilirim. – Annenizle gittikten ne kadar sonra görüşebildiniz? – Haziran 1984′tü, trenle iki günlük bir yolculuk yapmıştım, yaklaşınca heyecanla saçımı taramıştım. Sonra her sene yaz tatillerinde gittim. Üniversiteye Almanya’ya gitmeyi planlıyordum, sonra 1987′de Boğaziçi Üniversitesi’ni kazandım ve burada kalmak istedim. – Annenizin ikinci kez evlenmesi hakkında ne düşünmüştünüz?

- Ben severdim Mehmet Özler’i, evde bir kişi daha olması hoşuma gitmişti. Ama hiçbir zaman onu ‘baba’ gibi algılamadım. Bir baba figürüne ihtiyacım yoktu. – Üniversiteden sonra neler yaptınız? – Boğaziçi’ne girdikten sonra, bir süre müzikle uğraştım. Sonra okulda kalıp asistan oldum. Doktora için yedi yıl kadar Hollanda’da kaldım, dört yıl da İngiltere’de, beş aydır da buradayım. – Annenizin yazdığı bir kitap varmış…

- Özellikle babamı anlattığı 1971 dönemi eksik ama bunlara rağmen yayınlamayı düşünüyorum, bu anneme ödemem gereken borcum. – Anneniz sadece babanızı mı sevdi? – Babama hep aşıktı.

CEMGIL AILESI…
Adnan Cemgil ve Nazife Cemgil’in ikinci oğulları olarak 15 Kasım 1944’de İstanbul’da dünyaya geldi. Dedesi Erzurumlu Cemal Bey Kurtuluş Savaşı sırasında Muğla Kuva-yi Milliye örgütünün başkanlığını yapmıştır. Öğretmen anne-babanın çocuğu olarak iyi bir eğitim aldı.

Türk Barışseverler Cemiyeti’nin Menderes Hükümetini, TBMM kararı olmaksızın Kore’ye asker göndermesi sebebiyle protesto etmesi üzerine Adnan Cemgil’in aldığı hapis cezası Sinan’ın henüz çocuk yaşta cezaeviyle tanışmasına sebep olur.

“Komünistler Moskova’ya!” bağırışlarını ise, aynı dava yüzünden Yozgat’a sürgüne gönderilen annesinin yanında duyacaktır.

1964’de Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Mimarlık Fakültesi’ne girdiğinde siyasetle etkin olarak ilgilenmeye başlar.

1965 yılında Bursa’daki TİP kongresinin yapılacağı Saray Sineması önünde babası Adnan Cemgil yaralanıp hastaneye kaldırılır.

1965 yılında çıkardıkları Dönüşüm dergisini satarken arkadaşı Şirin Yazıcıoğlu ile birlikte gözaltına alınan Sinan Cemgil, aynı yıl ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü’nün (SFK) kuruluşuna katılır, bir süre genel başkanlığını yapar ve Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) de üye olur.

1967 yılında ilkokul yapma amacıyla Muş’un Korkut ilçesine giden ODTÜ kafilesinde yer alan Sinan, arkadaşlarıyla birlikte halk kültürü üzerine de incelemelerde bulunur. Bu incelemelerden geriye kalan, kafilenin diline persenk olan Çift Jandarma türküsüdür.

Sinan’ın Amerikalı öğretim görevlisinin Yıllardan beri ODTÜ’de İngilizce eğitim görüyorsunuz. Nasıl İngilizce bilmezsiniz? sorusuna verdiği yanıt bugünlere kadar gelmiştir: “Biz, ODTÜ’de İngilizce üç kelime öğrendik: Yankee go home.” (Turhan Feyizoğlu, Sinan: Nurhak Dağlarından Sonsuzluğa /Nurhak’ta Bir Şafaka Vakti)

1968’le birlikte yoğunlaşan öğrenci eylemlerinde, üniversitedeki hareketin doğal önderi olur. ODTÜ’de Toplumcu Gurup içinde yer alır. 1968’de ODTÜ’deki boykota ve 1969’daki ODTÜ işgaline önderlik eder.

Toprak reformunun gerçekleştirilmesi istemiyle hazine topraklarını işgal eden Elmalı köylülerini ziyaretinin Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Merkezi tarafından tepki ile karşılanması, TİP’ten istifasını getirir.

Sosyalist Devrim-Milli Demokratik Devrim tartışmalarında Milli Demokratik Devrim’i savunsa da Hüseyin İnan’la birlikte “Türk Solu” ve “Aydınlık” odaklı MDD yorumlarından ve bu çevredeki tartışmalardan uzak durur ve farklı bir yol açmak için arkadaşlarıyla birlikte harekete geçer.

1969 yılında Şirin Yazıcıoğlu ile evlenir. Komer’in arabasını yakanlardandır.   Eylemde birlikte yer aldığı arkadaşı Mustafa Taylan Özgür’ün İstanbul’da öldürülmesi üzerine Ankara’da Atatürk Anıtı önünde toplanan kalabalığa, aranıyor olmasına karşın şöyle hitap edecektir:

“Bir devrimci kardeşimiz polis kurşunu ile kahpece öldürülmüştür. Devrimci şehitlerin matemini tutacak zamanımız yoktur. Devrimcilerin postunu ucuza satmayacağız. “ 1970 yılında doğan oğluna söz verdiği gibi arkadaşı Taylan’ın adını verir.

CAN OĞUL

Bu yurt, her daim “acılar yurdu” oldu: Can Oğul

 Bugün halen, Gezi Parkı merdivenlerinde anaların gözyaşları serili… Silinecektir elbet!

CAN OĞUL    Sami GÜNAL ABC 31.05.2016 

“Sokakta tank paleti / Sokakta düdük sesi / Sokakta ‘tomson’ / Sokağa çıkmak yasak”

Sanırım Hasan Hüseyin uyansaydı,

- Ben, bugünleri imgelememiştim. Çünkü biz, şu günlerde sözde “ileri demokraside(!)” olacaktık… Tüh ulan, o günlerde dostlarım olan, bugünlerin “numaracı” döneklerinin yüzüne, diyecekti.

Çocuklar Mayıs’ta, “korku imparatorluğuna” karşı tohumları ekmişlerdi ki “Haziran’da ölmek zor” olsun deyi. Görüyoruz ki zulüm durulmuyor.

“Sokaktayım gece leylâk / Ve tomurcuk kokuyor / Yaralı bir şahin olmuş yüreğim / Uy anam anam / Haziranda ölmek zor”

Bu yurt, her daim “acılar yurdu” oldu. Bitsin artık!

Zorla, “Acıyı Bal Eyledik” mi diyelim?

Takvim çift gösteriyor: Gezi günü ve diğeri…

Ben, bir “ağıt” yakayım yine! Sakın ola ki bu ağıtı salt adıyla edebi bir “ağıt” sanmayasınız. İster edebi bir öykü diyesiniz, ister tarihi diyesiniz, ister ideolojik diyesiniz, isterseniz ne derseniz deyiniz…

Beni, bana bırakınız, başlayayım...

Denizli’nin bir yerinde “Şirin” bir evde, yapraklı maarif takvimi 31 Mayıs’tan itibaren hiç ilerlemez. Takvim ve beraberindeki siyah beyaz fotoğraf halen o evin duvarındadır. Bu nedenle o zamanın sevdalı bu genç adamı, şimdinin büyümüş olan o zamanın bebeleri ve çocukları karşısında halen bir çocuktur. Hüzün bulutları içinde sarmalanmış olarak -o yaşıyla- gökyüzünden, tohumlarını ektikleri ekinlere bakarlar. Görüyorlar ki “başaklar” kucak kucak Gezi Parkı’ndalar (Gezi Parkı, aynı zamanda zihindeki tohumlardır.)

Yaşı takvim yaprağında donmuş olan o çocuk, bir gün bir arkadaşını evlerine misafirliğe götürürken; arkadaşı, apartmanların gölgesinde kalmış, beton bloklara direnmiş bir köşkü göstererek:

- Şuna bak, nasıl da direniyor, der.

Ev sahibi olan çocuk:

- O, bizim ev. Zaten bizim aile de direnmeyi çok sever, cevabını verir.

Armut, dibine düşermiş!

Kuvayı Milliyeci bir dede,

Kuvvacı sosyalist bir baba,

Ve üçüncü kuşak, asalet avcısı bir çocuk.

Bu çocuk, öğretmen bir anne-babanın çocuğu olarak iyi bir eğitim almıştır.

İlerleyen eğitim ve gençlik yaşlarında ağırbaşlılığıyla çevresinde saygı uyandıran bir beyefendi! Kitabı elinde düşmeyen donanımlı bir entelektüel, Latince de dâhil olmak üzere en az dört dil bilen yakışıklı, ince boylu genç bir adamdır artık o.

Bu özellikleriyle üniversitede okumaya başladığında, özellikle mantıklı, sağlam temelli ve kesin ikna edici konuşma biçemiyle tartışmasız lider ve gençlik önderiydi artık o.

Yoldaşları arasında artık o, namı diğer “Hoca”dır. Eş benzer bir diğeri de “Dede”dir. Diğer bir benzeri de dalgalanır da durulmaz bir “Deniz”dir.

Üniversitesindeki öğrenciler her yaz olduğu gibi yine staj amacıyla yaz aylarında sekiz haftalığına yurdun değişik yerlerine dağılırlar. Onun içinde bulunduğu grup Muş’a düşer. Amaçları, köylere okul yapmaktır. Bu arada gezdikleri köylerde folklorik araştırmalar da yapmaktalar. Burada, hüzünlü-dramatik bir aşk hikâyesini anlatan türküyü de öğrenip bol bol terennüm eylerler:

“Çift jandarma geliyor kaymakam konağında”

Talihe bak!.. Acaba tarih ne yazacak, bu türküye atfen?..

“Hürriyet ve Anayasa Bayramlarının” kutlandığı dönemlerde güvence altına alınan “Hak ve Özgürlükler” sonucunda üniversiteli gençlerin politik bilinci artmış, bunun sonucunda da yayınlar çıkartılmaya ve geniş çaplı örgütlenmeye başlanılmıştır. Bu sevdalı gençler, toplumu dönüştürme kararlılığı içindeydiler. Sanki “yol” haritalarını çizen adı taşıyordu dergileri: “Dönüşüm”

Bu dergi, onların hareketleri doğrultusunda gerçekten hızlı ve etkin dönüşümlerin başlatıcısı olmuştur.

Tarihsel ve ideolojik tahlillerin, tekrardan çözümlemesi ve eleştirisi yazımız dışı olmakla birlikte kahramanımızın kişisel ve örgütsel yolculuğuna devam edebiliriz.

Bu dönüşümün “kırda” olacağına inandırmıştı kendisini bir grup arkadaşıyla. Daha doğrusu yoldaşlarının inadını kıramadı, boyun eğdi. Oysaki yoldaşlarının içinde dağa çıkma fikrine en son kafası yatan oydu. Bunun daha kitlesel olarak yapılması gerektiğinin farkındaydı. İdeolojiyi kavrayış açısından en ileri noktada olanı da oydu.

“Gezme ceylan, bu dağlarda seni avlarlar”

Dağda yaşamaya yönelik eşyalarının ötesini berisini toparlarken arkadaşı Çağatay, çıkılan bu yolda dönülemeyeceğinin farkındaydı. Bu vedalaşma saatinin, çıkılan bu yolda, onu son görüşü olacağını bilebilecek kadar da gerçekçi tahlil sahibiydi. Ayrılık anında birbirlerine sıkıca sarılınca:

- "Yahu sen, şimdiden bize ölmüş gözüyle bakıyorsun" der.

- "Evet, çünkü aradığınız gibi bir köylü bulamayacaksınız. Köylü, asıl deneyleriyle biliyor ki, devlet çok güçlüdür. Bu nedenle köylü ikili oynar. Siz, ölmeye gidiyorsunuz."

Diğer bir yoldaşı:

- "Dört tane adam dağa çıkıp silah patlattı diye bu iş olmaz… Sizinle yokum" der.

Talihe bak ki tarih şöyle yazar:

“Sinan, son nefesini jandarmanın namlusu önünde verir”

Nurhak’ın selamını seven ulu ozanımıza ağıt yakmak zor olmaz gayrı:

“Nurhak Dağı senin yüce başında / Ağustosta duman olur, kar olur / Meri keklik kayaların başında / Öter dertli dertli, intizar olur”

Babası, can oğlunun cenazesini aldıktan sonra etrafındaki köylülere hitaben:

“Ben, varlıklı bir aileden geliyorum…” diye söze başladı. Aslında, oğlunun varlık içinde doğduğunu ve sefalı bir hayat sürmeye namzet bir adam olmasına karşın, “O, sizin iyiliğiniz için öldü, bilesiniz.” dedi.

Köylüler başlarını öne eğdiler.

O gündür, bugündür köylülerin başı, hem ideolojik hem de ekonomik olarak eğik ve yerdedir.

Can oğullarının cenazesi alınıp İstanbul’a getirilirken hava yağmurludur. Anneler için çocukları hiç büyümediği gibi hiç ölmezler de. Nazife Ana, can oğlunun ölüsüne can katmak istemiştir; ölümü oğluna konduramamıştır.

“Sinan’ım ıslanır!” diye yüreği burkulur. Anası için tabuta bir battaniye örtülür.

“Hani benim ince boylu Sinan’ım / Ahh, yüreğime ataş düştü yanarım / Başak yiyen dağlar sizi kınarım / Bundan sonra dönmek bize nâr olur”

Takvim yaprağı 2000’in baharındadır. Bu hikâyeyi yazan “garip bencileyin” bir “Can Oğul” beklemektedir. Oğul’un anası-babası gergin ve duygusallığın doruğundadır. Gezi Parkı’nın merdivenlerini inerken babası, bir trafik kazasını anlatmaya koyulur.

Geçen gün bir çocuk otomobilin altında kalmış, yerde yatıyor. Üzerinde gazete örtülü, hava soğuk... Anası haykırıyor, tıpkı Sinan’ımın anası gibi:

- Örtün üstünü! Oğlum daha bebektir, üşümesin!

Can Oğul’un anası-babası Gezi Parkı’nın merdivenlerinde birbirlerine sarılarak gözyaşlarını dökerler.

Bugün halen, Gezi Parkı merdivenlerinde anaların gözyaşları serili… Silinecektir elbet!

Son söz belki her daim söylenemez! Ozanımız Nurhak’tan kılavuz olsun:

“Der Mahsuni fermanımız yazılır / Mezarımız yüce dağa kazılır / Elbet düzen böyle gitmez, yıkılır / Köklü fidan kesildikçe var olur”



Cumartesi, 04 Haziran 2016 01:37 tarihinde güncellendi
 
 
mod_vvisit_counterBugün180
mod_vvisit_counterDün1408
mod_vvisit_counterBu hafta180
mod_vvisit_counterBu ay40269
mod_vvisit_counterTüm1611136